<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147</id><updated>2012-02-16T09:31:40.609-08:00</updated><category term='zaman'/><category term='bilgi'/><category term='oulipo'/><category term='felsefe'/><category term='prevert'/><category term='simülakr'/><category term='dil'/><category term='değişim'/><category term='sayı'/><category term='marmara kazım'/><category term='moruk'/><category term='sarhoş'/><category term='duchamp'/><category term='cellat'/><category term='korku'/><category term='kadri'/><category term='camus'/><category term='ayrılık'/><category term='taş'/><category term='borges'/><category term='uzak'/><category term='territoryal'/><category term='evren'/><category term='patafizik'/><category term='simülasyon'/><category term='Teklik'/><category term='kadir'/><category term='Sait Faik'/><category term='tin'/><category term='kedi'/><category term='çocuk'/><category term='sanat teorisi'/><category term='ödül'/><category term='kirpik'/><category term='doğu batı'/><category term='renk'/><category term='kara'/><category term='sanat'/><category term='karanlık thomas'/><category term='oteki'/><category term='uyak'/><category term='Faust'/><category term='ionesco'/><category term='şaheser'/><category term='oulcipo'/><category term='kaldırım'/><category term='ne yapmalı'/><category term='kuş'/><category term='hikaye'/><category term='devinim'/><category term='aksiyom'/><category term='oluş'/><category term='sonsuz'/><category term='gilles deleuze'/><category term='öykü'/><category term='oksijen'/><category term='olasılık'/><category term='numan'/><category term='dev'/><category term='şiir'/><category term='karanlık'/><category term='acıklı'/><category term='bisiklet'/><category term='sarmaşık'/><category term='şarap'/><category term='insan'/><category term='poe'/><category term='eleştiri'/><category term='yersizyurtsuzlaştırma'/><category term='kod'/><category term='yumak'/><category term='fransız'/><category term='sartre'/><category term='Edebiyt'/><category term='el'/><category term='kehanet'/><category term='maurice blanchot'/><category term='beyoğlu'/><category term='gerilim'/><category term='yokluk'/><category term='kızıl'/><category term='çevirmen'/><category term='kafiye'/><category term='kapitalizm'/><category term='sembolik'/><category term='ben'/><category term='akım'/><category term='mecnun'/><category term='aşk'/><category term='çokluk'/><category term='kadın'/><category term='paralel'/><category term='adam'/><category term='istanbul'/><category term='kitap'/><category term='insanlar'/><category term='beden'/><category term='defter'/><category term='raymond qeuneau'/><category term='varlık'/><category term='tristan'/><category term='Yunus Nadi'/><category term='katılık'/><category term='proton'/><category term='şizofreni'/><category term='boris vian'/><category term='notos'/><category term='x'/><category term='ferhat'/><category term='hayali'/><category term='şekil'/><category term='gammaz yürek'/><category term='kuzu'/><category term='sözcelem'/><category term='yüzey'/><category term='alexandre'/><category term='büyük'/><category term='kuzgun'/><category term='deleuze'/><category term='çiçek'/><category term='ifade'/><category term='edebiyat'/><category term='bakır'/><category term='takvim'/><title type='text'>&gt;LITTERRARTE!...</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>24</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-1573516905908440135</id><published>2012-02-07T11:55:00.000-08:00</published><updated>2012-02-12T05:31:25.996-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şizofreni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='territoryal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aksiyom'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yersizyurtsuzlaştırma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kod'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gilles deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akım'/><title type='text'>KAPİTALİZM ve ŞİZOFRENİ (Gilles Deleuze)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Cn6VdIbmAjY/TzGEgNtJbVI/AAAAAAAAAnM/3Lys0exLQ3Y/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5706487891824831826" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-Cn6VdIbmAjY/TzGEgNtJbVI/AAAAAAAAAnM/3Lys0exLQ3Y/s320/images.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kapitalizm ve şizofreni, flüksler (akımlar), kodlar, psikanaliz vs. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Metin bant çözümlemelerinden oluşuyor. Kesik, yarım ya da anlamsız girünen ifadeler bundan kaynaklanmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Çeviri&lt;/em&gt;: Özcan Doğan&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nedir bir toplumun bedeninin üzerinden geçen? Flüksler, daima flüksler; ve kişi de bir flüks kupürüdür her zaman. Bir kişi bir flüks üretimi için bir çıkış noktasıdır daima, bir flüks alımı için bir varış noktasıdır, herhangi bir türden bir flüks; ya da birçok flüks için bir kesme, bir engellemedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kişinin saçları varsa, bu saçlar bir çok aşama geçirebilir: bir genç kızın saç şekli evli bir kadınınkine benzemez, dul bir kadının saç tarama şekline benzemez: tam bir saç şekli kodu vardır. Kişi, bu saçları taşıdığı şekliyle, kendisini geçen, kendi durumunu aşan saç flükslerine göre kendisini tipik olarak bir engel şeklinde gösterir, ve bu saç flüklerinin kendileri de kodlanmışlardır, çok farklı kodlara göre: dul kadının kodu, genç kızın kodu, evli kadının kodu, vs. Kodlamanın ve territoryalleştirmenin temel araç olarak flüksleri her zaman kendisiyle kodlamak olan temel sorunu budur finalde: kişileri damgalamak, işaretlemek, (çünkü kişiler flüksleri engellemekte ve kesmektedirler, flükslerin kesilme noktalarında yer almaktadırlar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, kişileri damgalamaktan çok –kişileri damgalamak görünürdeki yöntemdir-, kodlamanın daha derin bir fonksiyonu vardır, yani: bir toplum sadece bir şeyden korkar: tufandan; bir şeylerin eksik olmasından korkmaz, yokluktan, kıtlıktan korkmaz. Onun üzerinden, onun sosyal bedeni üzerinden bir şeyler akar, ama biz bunu bilmeyiz, kod, kural olmayan ve hatta o topluma göre kodlanamaz gibi görünen bir şeyler akar. Akıp o toplumu bir tür deterritoryalleştirmeye sürükleyecek olan, toplumun üzerine yerleştiği toprağı dağıtacak olan bir şey: bu bir felakettir o halde. Yıkılan, yok olup giden bir şeyle karşılaşıyoruz ama bunun ne olduğunu bilmiyoruz, hiçbir koda uymuyor, kodların altından kaçıp gidiyor; ve bu, uzun zamandan beridir, her zaman kod-benzeleri bulduğuna inanan kapitalizm için de doğrudur bu açıdan, buradaki, kapitalizmdeki ünlü telafi gücü dediğimiz şeydir –kapatmak, telafi etmek dendiğinde kastedilen şudur: bir şeyin kapitalizmden kaçıyor göründüğü, bu kod-benzerlerinin altından geçip gidiyor gibi göründüğü her seferde, kapitalizm tüm bunları tekrar damgalar, üstelik bir aksiyom ekler ve mekanizma yeniden hareket etmeye başlar; 19. yüzyıldaki kapitalizmi düşünün: bir flüks merkezinin ortaya çıktığını görür kapitalizm, bu tam tabiriyle bir işçiler flüksüdür, proletarya flüksüdür: peki, nedir böyle ortaya çıkan şey, böyle korkutucu bir şekilde akıp giden ve dünyamızı sürükleyen, nereye gidiyoruz? 19. yüzyılın düşünürlerinin, özellikle fransız tarih ekolünün ilginç bir tepkisi olmuştur: 19. yüzyıl ilk kez sınıf terimleriyle düşünülür, teorik sınıf kavramını icat eden ve bunu açık bir şekilde kapitalist kodun temel bir parçası olarak ortaya çıkaran onlardır yani: kapitalizmin meşruiyeti şurdan gelir: aristokrasiye karşı bir sınıf olarak burjuvazinin zaferi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saint Simon, A. Thierry ve E. Quinet’de ortaya çıkan sistem, radikal bir biçimde burjuvazinin sınıf olarak algılanmasıdır, ve bunlar bütün bir tarihi bir sınıflar savaşımı olarak yorumlarlar. Tarihin bir sınıflar savaşımı olarak algılanmasını keşfeden Marx değildir, 19. yüzyılın burjuva tarih ekolüdür: 1789, evet, bu bir sınıf savaşıdır, toplumsal yapının mevcut yüzeyinde tanımadıkları şu tuhaf flüksün ortaya çıktığını gördüklerinde kör olmuşlardır adeta: proletarya flüksü. Bunun bir sınıf olduğu düşüncesi mümkün değildir, bir sınıf değildir bu o anda: kapitalizmin proletaryanın bir sınıf olduğunu artık inkar edemediği gün, kapitalizmin kendi kafasında tüm bunları yeniden kodlama anını bulduğu ana rastlar. Kapitalizmin telafi etme gücü dediğimiz şey nedir?&lt;br /&gt;Bu, aksiyomatik bir tür dizge barındırdığı anlamına gelmektedir; ve tanımadığı yeni bir şeyi bünyesinde bulundurduğunda, herbir aksiyomatik dizge için olduğu gibi, bu, doymak bilmez sınırları olan aksiyomatik bir dizgedir: kapitalizm yeniden işleyişi sağlamak için artı bir aksiyom eklemeye hazırdır her zaman.&lt;br /&gt;Kapitalizm 19. yüzyıldaki işçi mücadelelerinin etkisiyle ve devrimin etkisiyle proletaryanın bir sınıf olduğunu artık yadsıyamadığı zaman, sonunda bir tür sınıf çift kutupluluğunu tanıdığı zaman, bu an son derece belirsiz, anlaşılması güç bir an olur, zira bu devrimci mücadele içerisinde önemli bir andır, ancak bu kapitalist telafi için de temel bir andır: işte sana bir aksiyom daha, işçi sınıfı için ve onu temsil eden sendikal güç için aksiyomlar yaratıyorum sana, ama kapitalist mekanizma, kapitalist makina yeniden harekete geçiyor gıcırdaya gıcırdaya, gediği doldurdu bu makina. Bir diğer ifadeyle, bir toplumun bütün yapıları işin özünü oluştururlar: kodlayamayacağı ve bir yer veremeyeceği flükslerin kendisinin üzerinden, kendi bedeninin üzerinden akıp gitmesine engel olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeylerin eksik olması, yokluk, kıtlık, bir toplum bunu kodlayabilir, toplumun kodlayamayacağı şey, bu şeyin ortaya çıktığı andır, ya da kendi kendine: şu herifler de kim öyle orda! dediği andır. O zaman, ilk anda, zor aygıtı harekete geçer, eğer bu kodlanamazsa, yok edilmeye çalışılacaktır. İkinci bir anda, iyi kötü bir şekilde yeniden kodlamaya olanak verecek olan yeni aksiyomlar bulmaya çalışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bir yapı şu şekilde tanımlanır elbette ki: sürekli olarak, ardı ardına gelen şeyler, flüksler üstten akar, bir kutuptan diğerine akar ve bunlar devamlı olarak kodlanmıştır, ama kodlardan kaçan flüksler vardır ve tehlikeli flükslere yer açmak amacıyla, tüm bunu telafi etmek için, aksiyomlaştırmak için, kodu yeniden biraz elden geçirmek için harcanan toplumsal çaba vardır: aniden, koda uymayan genç insanlar çıkar: önceden öngörülmemiş olan bir saç flüksü edinmeye başlarlar; ne yapacağız bu durumda? Bunu kodlanmaya çalışacağız, yeni bir aksiyom ekleyeceğiz, telafi etmeye çalışacağız, yoksa içerde kodlanmamakta direnmeye devam eden bir şeyler olacak, peki o zaman ne olacak?&lt;br /&gt;Bir başka deyişle, toplumun temel hareketidir bu: flüksleri kodlamak ve ona göre kendisini kodlanamaz olarak sunan şeylere düşman gibi davranmak, çünkü bir kez daha bütün bir dünyayı, o toplumun bütün yapısını söz konusu yapmaktadır bu.&lt;br /&gt;Her toplum için aynı şeyi söyleyeceğim, bizimkisi dışında belki de, yani kapitalizm; az önce kapitalizmden -tüm diğer topluluklar gibi- flüksleri kodluyormuş ve başka sorunu yokmuş gibi söz etmeme rağmen; ama belki de fazla hızlı gidiyordum.&lt;br /&gt;Kapitalizmin sosyal oluşum gibi temel bir paradoksu vardır: eğer tüm diğer sosyal oluşumların korkusunun deşifre edilmiş flüksler olduğu doğru ise, kapitalizmin kendisi de inanılmaz bir şey üzerine kurulmuştur tarihsel olarak; yani, diğer toplulukların bütün korkusunu, terörünü yaratan da budur: deşifre edilmiş flükslerin varlığı ve gerçekliği ve kapitalizmin bundan kendi işini yapması.&lt;br /&gt;Eğer bu doğru olsaydı, bu, kapitalizmin çok kesin bir anlamda her toplumun evrensel formu oluşunu açıklardı: negatif bir anlamda, kapitalizm tüm toplumların her şeyden çok korktukları şey olurdu ve öyle sanıyoruz ki tarihsel olarak kapitalizm ... her sosyal oluşumun sürekli başından savmaya, kaçınmaya çalıştığı şeydir bir bakıma; neden? Çünkü bu tüm diğer sosyal oluşumların yıkımı demektir. Ve kapitalizmin paradoksu, sosyal bir oluşumun tüm diğer oluşumların negatifi olan şeyin temeli üzerinde oluşmuş olmasıdır. Bu demektir ki kapitalizm, her türden deşifre edilmiş flüksler arasında bir birleşmeyle, bir karşılaşmayla meydana gelebildi sadece. Tüm sosyal oluşumların en çok korktuğu şey, tüm diğerlerini yutacak olan bir sosyal oluşumun temeliydi: tüm oluşumların negatifi olan şey bizim oluşumumuzun da pozitifliği haline gelmiş olsun; korkunç bir şey bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm deşifre edilmiş flükslerin birleşmesi üzerine hangi yönde kuruldu: her türden dekodaj&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7760017266301974147#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;1&lt;/a&gt; sürecinin sonunda, feodalitenin sona ermesiyle meydana gelmiş olağanüstü çarpışmalar, olağanüstü karşılaşmalar gerekiyordu. Bu her türden dekodajlar, büyük özel mülkiyetlerin oluşumu şekli altında toprak flükslerinin dekodajına, ticari varlıkların gelişmesi şekli altında parasal flükslerin dekodajına ve istimlak şekli altında, serflerin ve küçük köylülerin topraksızlaştırılmaları şekli altında bir işçiler flüksünün dekodajına dayanıyordu. Fakat bu yetmiyor, zira eğer Roma örneğini alırsak, çökmekte olan Roma’daki dekodaj tam görünüyor: büyük özel mülkiyetler şekli altında mülk flükslerinin dekodajı, büyük özel mal varlıkları şekli altında parasal flükslerin dekodajı, kentsel alt-proletaryanın oluşumuyla işçilerin dekodajı: her şeyi bulabilirsiniz burada, hemen hemen her şeyi. Kapitalizmin unsurları burada bir arada bulunuyorlar, yalnız çarpışma, karşılaşma yoktur.&lt;br /&gt;Sermayenin ya da paranın deşifre edilmiş flüksleriyle işçilerin deşifre edilmiş flükslerinin karşılaşmasının gerçekleşebilmesi için, doğmakta olan sermaye flüksü ile yersizyurtsuzlaşmış olan el emeği flüksü arasındaki karşılaşmanın, sözcüğün tam anlamıyla deşifre edilmiş para flüksü ile toprağından edilmiş işçiler flüksü arasındaki karşılaşmanın gerçekleşebilmesi için ne gerekiyordu? Gerçekte, paranın para sermaye haline gelmek için deşifre olma şekli ile işçinin sadece kendi iş gücünün sahibi haline gelmek üzere topraktan koparılma şekli: bunlar birbirinden tamamen bağımsız iki süreçtirler, ikisinin arasında bir karşılaşma, bir çarpışma olması gerekiyor.&lt;br /&gt;Aslında, ticari sermayenin ve banka sermayesinin embriyo formları boyunca -çalışma flüksü, sadece çalışma gücünün özgür sahibi- gerçekleşen sermayeyi oluşturmak için paranın deşifre olma süreci ap ayrı bir çizgi boyunca gerçekleşir. Bu feodalitenin sonunda işçinin yersizyurtsuzlaştırılma çizgisidir ve bir karşılaşma olmayabilir pekala. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin birleşmesi, kapitalizmin temeli budur.&lt;br /&gt;Kapitalizm önceden varolan tüm sosyal territoriyalitelerin ve kodların iflası üzerine kurulmuştur.&lt;br /&gt;Eğer bunu kabul edersek, neyi gösterir bu? Kapitalist mekanizmayı; tam bir saçmalık, çılgınlık bu. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen sosyal bir mekanizma: bir kez daha, bunun nedeni, toplulukların bununla ilgili bir fikirlerinin olmaması değildir; panik şeklinde sahiplerdi bunun fikrine; söz konusu olan bunu engellemekti (bu, o ana kadar bilinen bütün sosyal kodların alt üst olması, çökmesiydi). Peki, önceden varolan bütün toplulukların negatifi üzerine kurulan bir topluluk, böyle bir şey nasıl işleyebilir? Özü bütün flüksleri deşifre etmek ve yersizyurtsuzlaştırmak olan bir topluluk: üretim flüksü, tüketim flüksü; nasıl işleyebilir bu, hangi şekilde? Belki de kapitalizmin işlemek için, çalışmak için kodlamadan başka yöntemleri vardır, belki de bu tamamen farklıdır. Şimdiye kadar yapmaya çalıştığım şey, KAPİTALİZM-ŞİZOFRENİ ilişkisi sorununu belli bir düzeyde yeniden ortaya koymaktı. -Ve böyle bir bağıntının temeli kapitalizmle şizofreni arasındaki ortak bir şeyde bulunur: bunların tamamiyle ortak olarak sahip oldukları şey (ki bu belki de asla gerçekleşmeyecek olan, somut bir görüntüsü olmayan bir ortaklıktır) yine soyut bir ilkenin ortaklığıdır; yani her ikisi de deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksleri geçirmeye, iletmeye, tutmaya ve bir noktada toplamaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-eN-1Hyv1zK8/TzGFOlrSf7I/AAAAAAAAAnk/ccioFK2GiPw/s1600/a_aaaamoDeleuze.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5706488688533471154" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 251px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-eN-1Hyv1zK8/TzGFOlrSf7I/AAAAAAAAAnk/ccioFK2GiPw/s320/a_aaaamoDeleuze.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bunlardaki derin benzerlik budur; ama kapitalizm bizleri yaşam tarzı düzeyinde şizofren hale getirmez; ekonomik süreç düzeyinde şizofren yapar bizleri: tüm bunlar sadece bir bağ sistemiyle yürür; sözcüğümüzü söyleyelim o halde, bu sözcüğün kodlarla gerçek bir yapı farklılığı içerdiğini kabul etmek şartıyla. Aksiyomatik bir dizge gibi, deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesi gibi işleyen şey kapitalizmdir. Tüm diğer sosyal oluşumlar, flükslerin kodlanması ve territoryal hale getirilmesi temeli üzerinde işlemişlerdir; ve bu şekilde deşifre edilmiş ya da bu şekilde yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin aksiyomatik dizgesini oluşturan kapitalist mekanizma ile diğer sosyal oluşumlar arasında, kapitalizmi diğer toplulukların negatifi yapan bir yapı farklılığı vardır. Oysa şizofren, kendi tarzıyla, kendine özgü sendeleyen yürüyüşüyle, aynı şeyi yapıyor. Ve bir anlamda kapitalistten daha kapitalisttir, prolodan&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7760017266301974147#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;1&lt;/a&gt; daha prolodur: flüksleri deşifre eder, yersizyurtsuzlaştırır ve o zaman, kapitalizmin ve şizofreninin yapısal özdeşlik türü oluşmuş olur.&lt;br /&gt;Şizofreni kapitalist oluşumun negatifidir. Bir anlamda şizofreni daha da ileri gider; kapitalizm deşifre edilmiş flüksler bağı üzerinden işliyordu, bir şartla, şöyle ki, para flükslerini, çalışma flükslerini vesaireyi sürekli olarak deşifre ederken, onları içine alıyor, yeni bir mekanizma tipi oluşturuyordu, sonra değil, aynı anda; bu mekanizma bir kodlama mekanizması değildi, aksiyomatik bir mekanizmaydı.&lt;br /&gt;Bu şekilde kapitalizm tutarlı bir sistem kurabiliyordu sonunda; deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesinin ve flükslerin kodlanmasının hangi noktada derin bir şekilde ayrıldıklarını söylememiz koşuluyla.&lt;br /&gt;Oysa şizofren bundan fazlasını yapıyor, aksiyomlaştırılmasına izin vermiyor artık, kodlanmasına izin vermiyor (yer, alan vs. yok), territoryalleştirilmesine izin vermiyor, deşifre edilmiş flükslerle hep daha ileri gidiyor, gerektiğinde flükslere bile ihtiyaç duymuyor.&lt;br /&gt;Bunlar hangi ilişki içerisinde birlikteler? Sorun burada başlıyor. Kapitalizm-şizofreni ilişkisini daha yakından incelemek gerekiyor; şuna çok dikkat etmek gerekiyor: Bu doğru mu ve hangi anlamda doğru? Kapitalizmi deşifre edilmiş flüksler temelinde, yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen bir mekanizma, bir makina olarak tanımlayabilir miyiz? Hangi anlamda tüm sosyal oluşumların negatifidir? Buradan çıkarak, şizofreni hangi anlamda kapitalizmin negatifidir? Dekodajda ve yersizyurtsuzlaştırmada daha ileri gittiği doğru mu ve nereye kadar gidiyor? Nereye sürüklüyor, yeni bir dünyaya doğru mu, hiçbir yere mi, ya da tufana doğru mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer psikanaliz problemleriyle ilişkilendirmeye çalışırsam, hangi yönde ve ne şekilde…(bu bir başlangıç sadece), öyle sanıyorum ki, sosyal yapı olarak kapitalizm ile süreç olarak şizofreni arasında ortak bir şeyler var. Şizofrenin kapitalizmin negatifi olarak meydana geldiğini gösteren ortak bir şeyler (kapitalizmin kendisi de geriye kalan her şeyin negatifi). Ve bu ilişki, bunu şu ifadeleri dikkate alarak anlayabiliriz şimdi: flükslerin kodlanması, deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler, deşifre edilmiş flüklserin aksiyomatik dizgesi, vs.&lt;br /&gt;Psikanalitik ve psikiyatrik problemlerin bizleri hangi noktada meşgul etmeye devam ettiğini bulmak kalıyor geriye.&lt;br /&gt;Marx’ın üç metnini yeniden okumak gerekiyor: birinci kitapta, artı-değerin üretimi; son kitapta, eğilimde gerileme üzerine olan bölüm; ve nihayet “Gruendisse”de otomasyon üzerine olan bölüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richard Zrehen: Kapitalizm ile şizofreni arasındaki benzerlikle ilgili olarak söylediklerini anlamadım, kapitalizmin diğer toplulukların negatifi olduğunu ve şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu söylediğinde, ben, şizofren kapitalizm için neyse kapitalizm de diğer topluluklar için odur diye anlardım, tersine, bu karşıtlığı kurmayacağını düşünürdüm. Şu karşıtlığı düşünebilirdim: kapitalizm / diğer topluluklar ve şizofreni / başka bir şey, üç ifadeli bir benzerlik yerine, bundan dört ifadeli bir benzerlik çıkarmayı düşünürdüm.&lt;br /&gt;Cyril: Richard, kapitalizm /[ve] diğer topluluklar ile şizofrenler ve örneğin nevrozlar arasındaki karşıtlık demek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deleuze: Haaa, evet, evet, evet.&lt;br /&gt;Flüksleri Ekonomi Politikte tanımlayacağız, bunun şimdiki ekonomistler için önemi beni haklı çıkarıyor. Şimdi, flüks bir toplulukta bir kutuptan diğerine akan ve bir kişiyle geçen bir şeydir, sadece kişiler engelleyici, tutucu oldukları ölçüde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;/Adamın tuhaf bir aksanla araya girişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deleuze: Bir örnek alalım, bana diyorsunuz ki bir toplumda deşifre etme bitmez, bu kesin değil: bir topluluğun sona erdiği noktaya gelince, bir topluluğun ölümüne gelince, bir toplulukta iki şey olduğuna inanıyorum: birlikte varolan iki an vardır her zaman: her ölüm, belli bir şekilde, içerden gelir –büyük Thanatos prensibidir bu- ve her ölüm dışardan gelir; demek istediğim, her toplulukta bir iç tehdit vardır, bu tehdit deşifre olan flüksler tehlikesiyle kendisini gösterdiği için, bunda hemfikiriz. Hiçbir zaman flüks yoktur ilkin, sonra üste çıkan bir kod olur. Bu ikisi aynı anda varolurlar. Peki sorun ne, eğer Levi-Strauss’un evlilik üzerine olan çoktan eskimiş çalışmalarını yeniden ele almam gerekirse: bize şöyle diyor: bir toplumda temel nokta dolaşımdır, ve değiş-tokuştur. Evlilik, evlenme, bu değiş tokuştur, ve önemli olan bunun dolaşım halinde olması ve değiş tokuş edilmesidir. Bir kadınlar flüksü vardır o halde –bir şeyi flüks katsayıya yükseltmek sosyal bir işlemdir gibi geliyor bana, sosyal flüks işlemi; toplum düzeyinde kadın yoktur, bir koda gönderme yapan, yaş, klan, kabile gibi şeylerin koduna gönderme yapan bir kadınlar flüksü vardır, ama hiçbir zaman bir kadınlar flüksü olmaz, ve ikinci olarak da bir kod: kod ve flüks kesinlikle karşı karşıya oluşmuşlardır. İlkel denen bir toplumda evlilik düzeyindeki sorun nedir o halde: şöyle ki, kadın flükslerine göre, kod gereğince, geçmek durumunda olan bir şeyler vardır. Amaç bir tür sistem oluşturmaktır, bu hiç de Levi-Strauss’un salık verdiği gibi değildir, mantıksal bir kombinatuvar değildir hiç de, fakat territoryaliteleri olan fiziksel bir sistemdir: bir şeyler giriyor, bir şeyler çıkıyor, o halde çok iyi görüyoruz ki, fiziksel evlilik sisteminyle ilişkiye sokulduklarında, kadınlar kendilerini bir flüks biçiminde gösterirler, bu flüksle ilgili olarak, sosyal kod/kural şunu demektedir: böyle bir flükse göre, flüksten bir şeyler geçmeli, yani çıkmalı; ve bir şeyler de geçmemeli, ve üçüncü olarak da –her türden kodun üç temel ifadesini oluşturacaktır bu-, bir şeyler geçmeyi sağlamalı ya da engellemeli, bloke etmeli tersine: örneğin, anasoylu sistemlerde, herkes aynı anneden olan amcanın önemini bilir, neden? Kadınlar flüksünde geçen şey müsadeli ve hatta zorunlu evliliktir. Bir şizofren, böyle bir toplulukta, yoktur böyle bir şey, bu tam olarak bize ait olan bir şeydir, oradaysa başka şeydir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada farklıdır bu: P. Clastres’ın incelediği çok güzel bir olay var; bilmeyen bir tip var, kiminle evlenmesi gerektiğini bilmiyor, çok uzak bir yerdeki büyücüyü görmek için deterritoriyalizasyon yolculuğunu dener. Adı Leach olan büyük bir İngiliz etnolog var, bütün tezi şundan ibaret: Levi-Strauss’un dediği gibi olmuyor bu asla, Levi-Strauss’un sistemine inanmıyor: kimse kiminle evleneceğini bilemez; Leach temel bir keşif yapmaktadır, yerel gruplar dediği şey yani, soy zinciri gruplarından ayırıyor bunu. Yerel gruplar, evlilikleri, evlenmeleri düzenleyen küçük gruplardırlar, ve bunları soy zincirlerinden çıkarmazlar: evlenme, birleşme politik verilere cevap veren bir tür stratejidir. Yerel gruplar, harfi harfine, her kast için geçen şeyleri, geçemeyecek olan şeyleri, engellenmesi, bloke edilmesi gereken şeyi ve çıkışına izin verilen şeyi belirleyen bir gruptur (sapkın eğilimli, kodlama uzmanı). Anasoylu bir sistemde engellenen şey nedir? Her sistemde engellenen şey, ensesti yasaklayan kuralların dahiline giren şeydir. Burada, kadınlar flüksünde bir şeyler bloke edilir; yani kimi kişiler diğer falanca kişilere göre evlenilebilir kadınlar flüksünden elenirler. Buna karşın, geçen [geçerli] şeyin ilk müsadeli ensestler olduğunu söyleyebiliriz: tercihli evlilik şeklindeki ilk yasal ensestler; fakat herkes bilir ki ilk müsadeli ensestler asla hayata geçirilemezler gerçekte, bu da engellenen şeye fazlasıyla yakındır yine. Görüyorsunuz ki flüks burada durmuştur, kesintiye uğramıştır, flükste bir şeyler bloke edilmiştir, bir şeyler geçmektedir, ve burada evlilikleri düzenleyen, çekip çeviren, bloke eden ya da geçer hale getiren büyük sapkınlar vardır. Aynı anneden olan amcanın hikayesinde, yenge yasaklanmış ensestin imgesi olarak bloke edilmiştir, şakadan akraba şeklinde, yeğenin yengesiyle eğlenceli bir ilişkisi vardır, amcasıyla ise bir hırsızlık ilişkisi içerisindedir, ama hırsızlık, haksızlık, hakaret, bunlar kodlanmışlardır, Malinowski’ye bakınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Bu yerel grupların sihirli güçleri mi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deleuze: Açık bir şekilde politik bir güçleri vardır, büyücülüğe başvururlar bazen, fakat bunlar büyücü grupları değillerdir, bunlar bir köyün bir diğer köye göre ve bir klanın bir diğer klana göre stratejisini belirleyen politik gruplardır. Her kod, bir flükse göre, o flüksten bir şeyin geçişinin engellenmesini içerir. Bloke edilecektir bir şeyler, ve bir şeylerin geçmesine izin verilecektir: engelleyici olarak anahtar bir konuma sahip insanlar olacaktır, yani geçmeyi engelleyen kişi olarak, ya da tam tersine geçmeyi sağlayan kişi olarak, ve bunun ardından bu şahısların, koda göre, bazı yükümlülükleri olduğunu farkettiğimizde bütün bir sistemin nasıl yürüdüğünü daha iyi anlarız. Tüm topluluklarda sorun flüksleri kodlamak ve kaçma eğiliminde olanları yeniden kodlamak olmuştur her zaman –ilkel denen topluluklarda kodlar ne zaman kararsızlık gösterir: temel olarak kolonileştirme anında, kod orada kapitalizmin baskısından kaçtığı anda: kurallı/kodlu bir toplulukta paranın girişinin neyi gösterdiğine bakınız: bütün flüks devrelerini havaya uçurur bu. Bu anlamda, temel olarak üç tip flüks ortaya koyuyorlar: tüketilecek üretim flüksleri, prestij flüksleri, prestij nesneleri ve kadın flüksleri. Para bunun içerisine girdiğinde, felaket olur (Jaulin’in etnosid olarak analiz ettiği şeye bakın: para, Oedipe kompleksi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parayı kurallarına bağlamaya çalışıyorlar, böylelikle bir prestij eşyasından başka bir şey olamayacaktır bu, bu bir üretim ya da tüketim eşyası değildir, bu bir kadın değildir, fakat parayla birlikte, kabilenin yaşlılara göre daha çabuk anlayan gençleri, tüketim malları devresini ele geçirmek için bundan yararlanırlar, geleneksel olarak kimi kabilelerde kadınların elinde olan tüketim devresi. İşte genç adamlar parayla böyle ele geçirirler tüketim devresini. Artık kodlanamayan parayla, dar bir çerçevede, parayla başlarız ve parayla bitiririz. A-M-A, bunu kodlamanın kesinlikle bir yolu yoktur artık, çünkü nitelikli flükslerin yerini, özü A-M-A biçiminde sonsuz bir yeniden\üretim olan soyut bir nicelik flüksü almıştır. Hiçbir kod sonsuz üretimi kaldıramaz. İlkel denen topluluklarda şaşırtıcı olan şey borcun varolma şeklidir, ama sınırlı bir blok halinde vardır, borç sınırlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki bu alamda flüksler zamanlarını kaçmakla geçirirler, bu kodların bağıntılı olmalarını ve flüksleri kodlamalarını engellemez: şüphesiz, her taraftan kaçmaktadır bu, kodlanmasına izin vermeyen şey ise, onu da söyleyeceğiz: bu şey bir delidir, kodlayacağız onu: köy delisi, kodun kodunu yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin özgünlüğü, onun artık hiçbir koda güvenmemesidir, kod kalıntıları vardır, ama artık kimse buna inanmaz: artık hiçbir şeye inanmıyoruz: kapitalizmin üretmesini bildiği son kod faşizm olmuştur: Bu, ekonomik düzeyde bile, faşist ekonomide pazarın işleyişi düzeyinde bile yeniden kodlamak için ve yeniden territoryalleştirmek için verilen bir çabadır; burada, kapitalizmin kodu olarak işleyecek bir tür kodun yeniden yaratılması için çok büyük bir çaba görüyoruz, harfi harfine, daha önce sürdüğü şekilde devam edebilirdi bu. Kapitalizme gelince, sosyal alanı bir bütün olarak küçük parçalara ayıracak bir kod yaratmaktan acizdir, çünkü kapitalizmin sorunları kendini artık kod ifadeleriyle ortaya koymuyor; onun sorunu deşifre edilmiş flükslerin bir mekanizmasını yaratmaktır, o halde ben sadece bu anlamda kapitalizmi bilinen tüm diğer sosyal oluşumlar için bir sosyal formasyon gibi farz ediyorum. Pre-kapitalist oluşumlara denk düşen bir flüks kodajıyla deşifre edilmiş aksiyomatik bir dizge arasında yapısal bir farklılık olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa bu sadece bir varyasyon mudur? Radikal bir yapısal farklılık vardır! Kapitalizm hiçbir kod yaratamaz. Bir sisteme karşı mücadelenin o sistemin karakterize edilme şeklinden tamamen bağımsız olduğunu söyleyemeyiz: Sosyalizmin 19. yüzyılda kapitalizme karşı olan mücadelesinin artı-değer teorisinden -bu teori kapitalizmin karakteristiğini gösterdiği ölçüde- bağımsız olduğunu düşünmek çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin kodları dışarda bırakan ve deşifre edilmiş flükleri aksiyomatik bir dizge içerisinde tutarak işleyişini sağlayan ekonomik bir mekanizma olarak tanımlanabileceğini farzedelim; kapitalist konumu şizofrenik konuma yaklaştırmamıza zaten izin veriyor bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pratik bir etkisi olan analiz düzeyinde, parasal mekanizmaların analizi düzeyinde (neo-kapitalist ekonomistler, şizofreni bu), sadece teorinin değil fakat kapitalizmin parasal pratiğinin, onun şizoid karakterinin somut düzeyde nasıl işlediğini gördüğümüzde bunun devrimci pratik için tamamiyle farksız olduğunu, önemsiz olduğunu söyleyebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikanaliz ve psikiyatri açısından yaptığımız tüm şeyler dönüp dolaşıp neye varıyordu? Arzu ya da bilinçaltı, pek önemli değil: Hayali ya da sembolik değil, mekanik sadece; ve isteğin mekanizmasının alanına ulaşamadığınız sürece, hayali olanda, yapısal veya sembolik olanda kaldığınız sürece, bilinçaltının üzerinde gerçek bir etki yaratamazsınız. Bunlar bütün mekanizmalar gibi kendilerini fonksiyonlarıyla doğrulayan mekanizmalardır. Doğrulamalar: “Makinalı çocuklar”ı aklından çıkaramayan ressam Lindner: Ön planda ellerinde tuhaf küçük bir makina tutan korkunç küçük çocuklar, bir tür küçük uçurtma ve onun arkasında, kamuya ait büyük, teknik bir makine; ve çocuğun küçük makinası büyüğüne bağlanmış, arka planda. Bu benim geçen yıl yetim altbilinç demeye çalıştığım şey, gerçek altbilinç, ana-babadan değil, büyük, çılgın makinalardan geçen altbilinç, zira bu makinalar büyük sosyal mekanizmalarla verili bir ilişki içindeler. İkinci doğrulama: Bir İngiliz, Niderland, Schreber’in babasını tanıyordu. Benim Feud’un yazısında karşı çıktığım şey psikanalizin adamın en derinlikli karakterini, yani sosyo-tarihsel karakterini ezen gerçek bir değirmenmiş gibi gösterilmesiydi. Schreber’i okuduğumuzda, büyük Moğolu, Arîleri, yahudileri vs., ve Freud’u okuduğumuzda, bütün bunlarla ilgili bir tek kelime bulamazsınız, sanki bu bilinen bir şeymiş gibi ve gizli kalan içeriği bulup çıkarmak gerekiyormuş gibi -Oedipe’in ebedi ana-babasını. Bütün politik içeriği, politiko-seksüel ve politiko-libidinal&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7760017266301974147#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;1&lt;/a&gt; içeriği, çünkü sonuçta, Schreber baba kendini Alsas’ı bir Fransız subayına karşı savunan küçük bir Alsaslı kız gibi hayal ettiğinde, politik libido var burada. Aynı anda hem cinsel hem politiktir bu, iç içe geçmiş; öğrendiğimize göre Schreber baba bir eğitim sistemi bulduğu için çok ünlü biriymiş: Schreber bahçeleri. Evrensel bir pedagoji sistemi yaratmıştı Schreber baba. Şizo-analiz psikanalizin tersini yapardı herhalde. Aslında, ne zaman hasta Oedipe’le ya da kastrasyonla&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7760017266301974147#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;2&lt;/a&gt; uzaktan yakından ilgili bir şey anlatsa, muayene edilen şizofren “yeter” derdi. Onun önemli göreceği şey şu: Schreber baba evrensel değerde bir pedagojik sistem keşfediyor, onun küçük çocuğunu pek ilgilendirmiyor bu ama dünya çapında: PAN gymnasticon. Eğer çocuğun delirinden&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7760017266301974147#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;1&lt;/a&gt; baba pedagojisi sisteminin politiko-mondial boyutunu çıkarırsak, artık hiçbir şey anlayamayız. Baba yapısal bir fonksiyon değil politik bir sistem getiriyor: Ben diyorum ki libido buradan geçiyor, babadan ve anneden değil, politik sistemden: PAN gymnasticon’da mekanizmalar vardır: mekanizmasız sistem yoktur, bir sistem gerektiğinde yapısal bir mekanizmalar birliğidir, öyle ki mekanizmalara kadar gidebilmek için sistemi açmak gerekiyor. Peki nedir Schreber’in mekanizmaları: bunlar SADİKO-PARANOYAK mekanizmalardır, bir tür büyük, çılgın makinalar. Bunlar şu anlamda sadiko-paranoyaktırlar ki, çocuklara, ve tercihen de küçük kızlara tatbik edilirler.&lt;br /&gt;Bu mekanizmalarla çocuklar sakinleşiyor; bu delirde evrensel pedagojik boyut açık bir şekilde kendini göstermektedir: Oğlu ile ilgili bir delir değildir bu, daha iyi bir ırkın oluşumu ile ilgili olarak yarattığı bir delirdir. Schreber baba oğlu üzerinde etki gösteriyor, baba olarak değil fakat sosyal alandaki sınırsız bir yatırımının libidinal öncüsü olarak. Delirle ilgili bir şeylerin geçmesini sağlamak için babanın burada olması artık babalık fonksiyonuyla ilgili bir şey değildir, bu kesin, fakat baba burada, aile alanı olmayan fakat politik ve tarihsel olan alana göre, bir iletim etkeni olarak hareket ediyor sadece; bir kez daha tarih adları; baba adı değil, yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Comtesse: Sinekler sirkeyle yakalanmaz, makinayla da.&lt;br /&gt;Gille Deleuze: Schreber babanın sisteminin dünya çapında bir gelişimi olmuştur (sıkı tutunmak için kemerler). Büyük bir sosyal mekanizmaydı bu ve aynı zamanda sosyal mekanizmanın içine serpiştirilmiş küçük, çılgın sadiko-paranoyak mekanizmalarla doluydu. O halde, oğulun delirindeki şey babadır elbette ki; peki ama ne olarak işin içine giriyor? Belli bir sosyal formasyon tipinin libidinal yatırımındaki iletim etkeni olarak araya giriyor. Buna karşılık, psikanalizin dramı, libidoyu ve onunla birlikte bütün seksüaliteyi aile mekanizmasına bağlamaya dayanan sonsuz evcilleştirmedir, ve bunları biçimlendirmemiz boşuna olurdu, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir bu, şu dar çerçevede kalırdık biz: sembolik kastrasyon, ailevi biçimleme işlevi, ebeveyn karakterler, ve bunun dışında kalan herşeyi ezmeye devam ederdik. Blanchot: “dışarıyla yeni bir ilişki türü” diyor, oysa -ki bu kritik bir noktadır-, psikanaliz kendisinin ve dışarıyla kendisinin analiz edilmesi için gelen hastanın bütün ilişkilerini ortadan kaldırma eğilimindedir. Psikanaliz tek başına bizleri yeniden territoryalleştirdiğini iddia ediyor, territoryalite üzerinde ya da en vasatından, en bayağısından bir alan üzerinde, Oedipe territoryalitesi, ya da en kötüsü, bir divan, bir sedir üzerinde. Burada psikanalizin ve kapitalizmin ilişkisini çok iyi görüyoruz: kapitalizmde flükslerin devamlı olarak deşifre edildikleri, territoryal özelliklerini yitirdikleri, yani kapitalizmin tıpkı para ürettiği gibi şizofren ürettiği doğruysa eğer, bütün kapitalist girişim yeniden yapay territoryaliteler icat etmekten ibarettir, insanları orada kayıt altında tutmak için, onları kapalı bir biçimde yeniden bağlamak için: Herhangi bir şey icat ediyoruz: HLM[kiralık konut], ev ve ardından ailenin yeniden territoryalleştirilmesi geliyor; aile, bu sosyal hücredir her şeye rağmen; o zaman, safadamı ailede yeniden territoryal hale getireceğiz (topluluk psikiyatrisi): Bütün territoryalitelerin su üstünde yüzdüğü yerde insanları yeniden territoryalleştiririz, yapay, kalıntısal, hayali yeniden territoryalleştirmeyle başlarız. Ve psikanaliz –klasik psikanaliz- ailevi territoryalleştirmeler gerçekleştirir, özellikle de delirde efektif olarak varolan herşeyi, delirde agresif olan herşeyi havaya uçurarak, yani şöyle ki, delir bir politiko-sosyal yatırımlar sistemidir, herhangi bir türde değil ama: politiko-sosyal kararlara sarılan şey libidodur: Schreber annesiyle aşk yaparken hiç de hayal görmüyor, küçük bir Alsaslı kız gibi bir Fransız subayı tarafından kendisine tecavüz edilirken hayal görüyor: Oedipe’ten çok daha derin bir şeylere bağlı bu, yani libidonun sosyal oluşumları yatırıma dönüştürme şekli, arzu yoluyla iki tür sosyal yatırım olayını ayırdetmek gerektiği noktada:&lt;br /&gt;- Ön-bilinçli türden olan, gerektiğinde sınıflarla geçen sosyal çıkar yatırımları,&lt;br /&gt;- Ve bunun altında, bunlarla uyumlu olmak zorunda olmayan, bilinçsiz yatırımlar, libidinal arzu yatırımları.&lt;br /&gt;Geleneksel psikanaliz libidinal arzu yatırımlarını aile üçgeni içerisine hapsetti, ve strüktüralizm, Oedipe’in her taraftan ölüm çığlıkları attığı anda Oedip’i kurtarmak için yapılan son girişimdir.&lt;br /&gt;Şizo-analizin görevi, ebeveynlerin bilinçaltında sadece engelleyici etken olarak hareket ettiğini, bir arzu flüksleri sisteminde, arzu mekanizmaları flüksü sisteminde iletim etkeni olarak hareket ettiğini, ve önemli olanın benim arzu mekanizmalarımla olan bilinçsiz ilişkim olduğunu bulmaktır. Nedir benim arzu mekanizmalarım ve bunlar üzerinden bu arzu mekanizmalarının büyük sosyal mekanizmalarla olan bilinçsiz ilişkisi, ki bunlarla... ve bu durumda, psikanalizi bizi yeniden territoryalleştirme teşebbüsünde tutmanın hiçbir mantığı yok. Leclaire’in son kitabındaki örneği alalım: artık yürümeyen bir şeyler var: “psikanalizin tarihindeki en temel iş, gönderge olarak ebeveynlerin odasından analitik hücreye geçmeye dayanan bir merkez değiştirme olmuştur, “bir zaman oldu Oedipe’e inandık, sonra cezbetme, baştan çıkarma gerçeğine, zaten fazla ileri gitmiyordu bu, çünkü bütün bilinçaltı evcilleştirilmişti, libidonun ana-baba-ben üzerindeki eziciliği: psikanalizin bütün gelişimi şu yönde oldu: düşün, fantezinin gerçek baştan çıkarmanın yerine, ve kastrasyonun Oedipe’in yerine geçmesi. Leclaire: “doğrusunu söylemek gerekirse, Oedipe konjonktürünün canlı özeğinin aile sahnesinden psikanaliz sahnesine geçmesi, aile kurumu düzeyinde nedenini psikanalitik olarak saptayabileceğimiz sosyolojik bir değişimle sıkı sıkıya ilişkilidir”, sayfa 30. Aile yıpranmıştır; bilinçaltı karşı çıkar ve kendisini üçgene katmak için çalışmaz artık, neyse ki analist var arayı kapatmak için.&lt;br /&gt;Aile artık tam-güçlü bir gerçeğin korunmasını ve gizli tutulmasını sağlamaz. Hele şükür! deriz kendi kendimize, nihayet aileüstü bir gerçekle bir ilişki kurduk ha! Hayır! diyor Leclaire, zira ailenin yerini alan şey ve de koruyucu haline gelen şey, tam-güçlü gerçeğin açınlayıcı gizleyicisi olan şey analistin odasıdır.&lt;br /&gt;Artık kendini ailende üçgenin bir parçası yapmıyorsun, oedipleştirmiyorsun, artık olmuyor, gelip divanın üstünde kendini üçgene sokuyorsun, oedipleştiriyorsun; ve aslında, diye ekliyor Leclaire: “Eğer psikanalitik divan gerçekle yüzleştirmenin gerçekleştiği yer haline gelmişse.” Gerçekle yüzleşme territoryalleştirme hareketinde (yeniden territoryalleştirme hareketinde), yersizyurtsuzlaştırma alanında gerçekleşmez, analistin divanı olan şu çürük yerde gerçekleşir. “Oedipçi sahnenin kabinenin dışına göndergesinin olmamasının, kastrasyonun analistin kabinesinin dışında bir göndergesinin olmamasının hiçbir önemi yok.” Bu, psikanalizin kapitalizm gibi, arzunun deşifre edilmiş flüksleri karşısında, deşifrenin ve yersizyurtsuzlaştırmanın şizofrenik olgusu karşısında, kendisi için küçük bir aksiyomatik dizge yaratmayı şeçtiği anlamına gelmektedir. Divan, bugünün Avrupa insanının en son yeri, onun küçük yeri.&lt;br /&gt;Psikanalizin bu durumu, bütün referansları dışarda bırakan, ne olursa olsun dışarıyla bütün ilişkileri dışlayan aksiyomatik bir dizgeyi ortaya koyma eğilimindedir; ve arzunun gerçek yatırımlarını anlamaya gelince felaketi andıran bir iç hareketi gibi görünmektedir. Aileyi gönderge olarak aldığımız anda, barbat bir hale gelmişti (son yer, buna değecek olan ve kendini kendisiyle haklı çıkaracak olan divan). Daha başından anlaşılmıştı bu, isteğin ikili boyutla olan bağını kestiğimiz andan itibaren –isteğin libidinal ikili boyutu diyorum: ve bunun bir taraftan sembolik ya da yapısal herhangi bir boyutta fonksiyonel arzu mekanizmalarına indirgenemez olan arzu mekanizmalarıyla olan ilişkisi, ve şizo-analizin sorunuysa, bu arzu mekanizmalarının nasıl çalıştığını öğrenmek ve onların birilerinin bilinçaltında işlemeye başladığı düzeye ulaşmaktır, ki bu Oedipe’i, kastrasyonu, vs., havaya uçurmuş olmamızı gerektiriyor. Diğer taraftan, sosyo-politik-kozmik yatırımlarla, ki burada psikanalizin aklamalarının çok az da olsa seksüellikten uzaklaştırıldığını söylemeye gerek bile yok, zira ben diyorum ki arzu, temel cinsel formu altında, sadece cinsel yatırımlarında anlaşılabilir, ana-babaya değil de -ki bu ikincil bir şeydir- arzu mekanizmalarına dayandığı ölçüde anlaşılabilir sadece -çünkü libido arzu mekanizmalarının serbest enerjisidir- ve diğer taraftan bizim seksüel, homoseksüel ve heteroseksüel aşklarımız üzerinden anlaşılabilir.&lt;br /&gt;Yatırım haline gelen şey, tarihsel bir sosyal alanın boyutlarının kupürleridir her zaman; ve elbette ki, baba ile anne bunun içinde bir rol oynuyor, bunlar arzu mekanizmalarının iletişim etkenleridirler, bir taraftan birbirleriyle ve diğer taraftan arzu mekanizmaları büyük arzu mekanizmalarıyla.&lt;br /&gt;Şizo-analiz üç işlem yapmak demektir:&lt;br /&gt;Yıkıcı bir iş:&lt;br /&gt;Oedipçi ve kastrasyon yaratıcı yapıları havaya uçurmak; bilinçaltının kastrasyonun vs. olmadığı bir alanına varmak için; çünkü arzu mekanizmaları bunu bilmezler.&lt;br /&gt;Olumlu bir iş:&lt;br /&gt;Fonksiyonel olarak izleme ve analiz etme işi; yorum yapılacak bir şey yok. Bir mekanizmayı yorumlamayız, işleyişini ya da arızalarını kavramaya çalışırız, arızalarının nedenini: Oedipçi zincirdir bu, arzu mekanizmalarının içinde arızalar çıkaran divanın psikanalitik zinciri.&lt;br /&gt;Üçüncü görev:&lt;br /&gt;Arzu mekanizmaları sadece sosyal mekanizma yatırımları yaptıkları sürece çalışırlar. Peki bu libidinal yatırım tipleri nelerdir? ön-bilinçli çıkar yatırımlarından farklı olan, şu cinsel yatırımlar –sevdiğimiz bütün varlıklar üzerinden, bütün aşklarımız bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme kompleksidir; sevdiğimiz şey melez bir şeydir daima, bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme hareketidir; divanın zayıf ve isterik territoryalitesi değildir bu; ve sevdiğimiz her varlık üzerinden yatırım yaptığımız şey sosyal bir alandır, o sosyal alanın boyutlarıdır ve ebeveynlerse sosyal alanda iletim etkenleridirler.&lt;br /&gt;-Jackson’un mektubuna bakın; oğluna, aylaklığı bırak da da iyi bir evlilik yap, para kazan, diyen zenci klasik bir anne. Buradaki klasik anne, anne olarak ve oedipçi arzunun nesnesi olarak mı hareket ediyor yoksa sosyal alanın belli bir tip libidinal yatırımını aktardığı kadarıyla mı hareket ediyor? Yani iyi bir evlilik yapan tip, kendisiyle aşk yaptığı şey, buradaki, deyimin en dar anlamında, bilinçsiz olarak karısı üzerinden gerçekleşir; ekonomik, politik ve sosyal bir takım süreçlerle birlikte, ki aşk daima libidonun kendisi aracılığıyla sevilen kişiden başka bir şeye ulaştığı şey olmuştur; yani, sosyo-tarihsel alanın bütün olarak bölgelere ayrılması; ve finalde bizler daima tarih isimleriyle aşk yaparız.&lt;br /&gt;Bir başka anne (Jackson’un annesi) –“tüfeğini al” diyen anne, bu ikisinin belli bir sosyo-tarihsel yatırım türünde iletim etkeni olarak davranmaları, birinden diğerine bu yatırım kutbunun hayli değişmesi kendiliğinden olur; ve bir ihtimal olarak bunların faşist bir sınırda olan gerici yatırımlar olduğunu, bir diğer ihtimal olarak, bunun libidinal devrimci bir yatırım olduğunu söyleyebilirdik. Bizim aşklarımız, yine ailevi yapıda olmayan fakat tarihsel-politik yapıda olan bu yatırımların kanalları ve yolları gibidirler; ve şizo-analizin finaldeki sorunu sadece arzu mekanizmalarının pozitif olarak incelenmesi değil, arzu mekanizmalarının sosyal mekanizmaların yatırımlarını gerçekleştirme şeklinin pozitif olarak incelenmesidir, ister devrimci türden libido yatırımları yaratarak olsun, ister gerici türden libidinal yatırımlar yaratarak. Şizo-analizin alanı bu anda politika alanından ayrılır, şu anlamda ki, ön-bilinçli politik yatırımlar, kimi inceleme biçimleriyle belirlenebilir olan fakat diğer yatırım türü hakkında, yani tam olarak libidinal olan yatırımlar hakkında –ya da arzu yatırımları hakkında- bizlere henüz bir şey söyleyemeyen sınıf çıkarı yatırımlarıdırlar. Öyle ki ön-bilinçli devrimci türden bir yatırımın yerini faşist türden libidinal bir yatırım alabilir; delirin bir kutbundan delirin diğer kutbuna olan yer değiştirmelerin nasıl gerçekleştiğini, bir delirin temel olarak nasıl iki kutbu olduğunu açıklayan şey budur –Artaud’nun çok güzel bir şekilde söylediği şey: “herşeyin gizi “anarşist Heliogabaldir”, çünkü bunlar iki kutupturlar –bu bir çelişki değildir sadece, temel insanlık çelişkisidir bu, yani faşist türden bilinçsiz yatırım kutbu ve devrimci türden bilinçsiz yatırım. Bir delirde beni büyüleyen şey, ana-babanın radikal yokluğudur, iletim etkenleri olmaları dışında, bir role sahip oldukları engelleme etkenleri olmaları dışında, fakat buna karşılık şizo-analizin görevi bir delirde faşist yatırımın ve devrimci yatırımın bilinçsiz yönlerini bulup çıkarmaktır, falan noktada kayıp gider bu, ve falan noktada salınır, kararsız kalır, libidonun esas alanıyla ilgilidir bu.&lt;br /&gt;Çok gerici, çok folklorik bir territoryalitede devrimci bir tohum ortaya çıkabilir (bunu hiç bilemeyiz), şizofrenik bir şeyler, delilik gibi bir şeyler, bir deterritoryalleştirme: Bask sorunu: faşizme çok şey verdi onlar, başka şartlarda olsa bu aynı azınlıklar ortaya çıkarılabilir, bu tesadüfen olur demiyorum, devrimci bir rol oynayabilir bu azınlıklar. Son derece karmaşık, anlaşılmaz bir şeydir bu: politk analiz düzeyinde öyle değildir, bilinçaltının analizi düzeyinde öyledir: nasıl oluyor bu [comment ça tourne]. (Mannoni: mahkemenin Schreber ile ilgili kararı konusunda antipsikiyatri –tamamiyle faşist bir delir). Eğer antipsikiyatrinin bir anlamı varsa, eğer şizo-analizin bir anlamı varsa, bilinçaltının analizi düzeyindendir bu, deliri her zaman mevcut bulunan kutbundan, belli bir tür libidinal yatırım içeren faşist gerici kutbundan diğer kutba doğru fırlatmak, devrimci kutba doğru, ağıt ve yavaş olsa da.&lt;br /&gt;Richard: Neden sadece iki kutup?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deleuze: Bir çok kutup yaratabiliriz, ama temel olarak tabii ki iki büyük yatırım türü vardır, iki kutup vardır. Libidinal yatırımların referansı ana-babadır, bunlar territoryaliteler ve deterritoryalleştirmelerdir, bilinçaltında bulmamız gereken şey budur, özellikle de bilinçaltındaki aşklar düzeyinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğallık düşü: arı ırkın düşü, sarkaç hareketi, ve diğer taraftan devrimci deterritoryalleştirme düşü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Analistin divanında neler olup bittiğini sorarsanız, yine flükslerdir, anlaştık o halde, fakat burada ortaya koyduğum sorun şu olurdu: kapının altından geçen flüks türleri var, psikanalistlerin libidonun akışkanlığı dedikleri şey, kendisinin psikanalizin koduna yakalanmasına izin vermeyen çok sapkın bir libido, o halde evet, burada deterritoryalleştirme var, fakat psikanalist şöyle diyor: kontr-endikasyon.&lt;br /&gt;Lacan açısından psikanalizde benim canımı sıkan şey kastrasyon inancıdır. Aile bir iletim sistemidir, bir nesilden diğerine sosyal yatırımlardır, fakat ben bunun sosyal yatırımlar için zorunlu bir öğe olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü her şekilde, kendi başlarına büyük sosyal mekanizmaların libidinal sosyal yatırımlarını oluşturan arzu mekanizmaları vardır. Eğer deli kendi arzu mekanizmalarıyla yetinen ve sosyal yatırımlara girişmeyen kişidir derseniz, ben size uymam: her delilikte, tarihsel, politik ve sosyal alanın özgün bir türde yoğun bir yatırımını görüyorum ben, hatta donuklaştırılmış kişilerde bile. Çocuk için olduğu kadar yetişkin için de aynı derecede geçerlidir bu, daha küçük çocukluktan itibarendir ki arzu mekanizmaları sosyal alana girerler. Kendi içinde, bütün territoryaliteler deterritoryalleştirme hareketine oranla birbirlerine eşdeğerdirler, ama territoryalitelerin, tiplerinin ve fonksiyonlarının bir tür şizo-analizi vardır, ve fonksiyondan ben şunu anlıyorum: eğer arzu mekanizmaları büyük deterritoryalleştirmenin tarafında iseler, yani territoryalitelerin ötesinde isteğin yolunda iseler, eğer istemek kendini territoryallikten arındırmaksa, diyebiliriz ki her territoryalite tipinin şu veya bu türden bir mekanizmal göstergeyi kaldırma yeteneği vardır: mekanizmal gösterge bir territoryalitede o territoryalitenin bir deterritoryalleştirme yönünde gitmesini sağlama yeteneği olan şeydir. O zaman düş örneğini alıyorum, mekanizmaların rolünü açıklamaya çalışmam açısından çok önemlidir bu, psikanalizin bakış açısından farklıdır: bir uçak geçtiğinde ya da bir dikiş makinası –düş bir tür küçük hayali territoryalitedir, uyku ya da kabus deterritoryalleştirmedirler- deterritoryalleştirmelerin ve yeniden territoryalleştirmelerin sadece birbirlerine göre varolduklarını söyleyebiliriz, fakat siz, şu veya bu territoryalite üzerindeki göstergelerden muhtemel bir deterritoryalleştirme gücünü tahmin edebilirsiniz, yani o gücün desteklediği kaçan flüksleri –kaçmak ve kaçarken de kaçırmak, başkalarını değil de sistemden bir şeyleri, bir parça.&lt;br /&gt;Bir territoryalitedeki mekanizmal gösterge, o territoryalitede flükslerin kaçmasını sağlarken o territoryaliteden kaçma gücünü ölçen şeydir, bu açıdan bütün territoryaliteler eşdeğer değildirler. Yapay territoryaliteler vardır, ne denli kaçarsa ve kaçarken ne denli kaçırabilirse o denli territoryallikten sıyrılır bu.&lt;br /&gt;Aşklarımız, bize oranla bizleri deterritoryalleştiren ya da yeniden terriyoryalleştiren bir territoryalite üzerine kuruludurlar daima. Bu açıdan, yanlış anlaşılmalar var, ve şizo-analizin sorununu teşkil eden bütün bir yatırım oyunu: gönderge olarak aileyi almak yerine, deterritoryalleştirme ve yeniden territoryalleştirme hareketleri gönderge olarak alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehren: Demek istediğim, kod ifadesini ilkel denen topluluklar için kullandın sen, oysa ki ben bunları kod terimleriyle düşünmenin mümkün olmadığını düşünüyorum, çünkü önemli bir hedef var, değiş-tokuş gerektiriyor bu, çünkü değiş-tokuş edilmesi zorunlu olan bir borç var. Onların toplumundan bizim topluma geçen şey borcun kaybolmasıdır, o yüzden şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu ve kapitalizmin de ilkel toplulukların negatifi olduğunu söylediğinde sen, çok iyi görülüyor ki kaybolan şey kastrasyondur. Bu temel hedefle, kapitalizmin kastrasyonun üstünü çizerek yaptığı şeye geliyorsun. Kapitalizmde dışarda kalan şey başlangıçtaki bu hedeftir, ve Marx’ın yapmaya çalıştığı şey, borç kavramını yeniden içine sokmaktır. Bana gerici bir yatırım kutbu ve devrimci bir kutup önerdiğinde, ben diyorum ki, “devrimci” ve “gerici” kavramlarını, senin demek istediğin şeyi kabul etmeye izin vermeyen bir alanda ortaya konulmuş oldukları gibi alıyorsun sen zaten.&lt;br /&gt;Kupürü kullanıyorsun, Oedipe’in ve kastrasyonun geride kaldığını kabul etmek istiyorum elbette, ama kapitalizm ... &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-1573516905908440135?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/1573516905908440135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=1573516905908440135' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1573516905908440135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1573516905908440135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2012/02/kapitalizm-ve-sizofreni.html' title='KAPİTALİZM ve ŞİZOFRENİ (Gilles Deleuze)'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Cn6VdIbmAjY/TzGEgNtJbVI/AAAAAAAAAnM/3Lys0exLQ3Y/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3584655359122597833</id><published>2011-07-15T06:35:00.000-07:00</published><updated>2011-07-15T07:32:07.367-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oulipo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notos'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fransız'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oulcipo'/><title type='text'>ELEŞTİRİ VE OULCIPO</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-6Y05qTo7F7s/TiBPIt3sIbI/AAAAAAAAAmo/oMq9lDXX7pQ/s1600/oulciLOGO.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5629586545383842226" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 166px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-6Y05qTo7F7s/TiBPIt3sIbI/AAAAAAAAAmo/oMq9lDXX7pQ/s320/oulciLOGO.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Eleştiri zor ve netameli bir uğraşıdır. Düşünsel veya sanatsal bir yaratımın içerdiği anlam ya da anlamların peşinden koşmayı ve bunlardan en az birine ulaşmayı gerektirir –daha doğrusu öyle olduğu kabul edilir. Demek oluyor ki, eleştirinin doğrudan veya dolaylı olarak ele alınan nesnenin sınırları içerisinde oluşması beklenir nihayetinde. Platon’un herhangi bir eserini ele alırken postmodernizmden bahsedebilirsiniz, buna bir engel yoktur; tabi bu ikisini birbirine bağlayacak kadar maharetli olmanız gerekir. Aksi takdirde kötü ve işgüzar bir eleştirmen olarak yaşayacağınız geçici bir şöhretin ardından, anlaşılmamış bir yazar duygusuyla kalemi elinizden bırakıp mesleğinize küsebilirsiniz. Edebiyat eleştirisi ise bu söylediklerimizde hep bir adım öndedir. Bir metnin birden fazla ve hatta sayısız biçimde ele alınabileceği düşünüldüğünde, mesele seçim yapmaktan ibaretmiş gibi görünebilir. Fakat önemli olan, edebi bir metin üzerine yazılan eleştirinin o metnin görünen yüzünün ötesine geçerek ondaki dolayıma ve gizleme alanına nüfuz etmesidir. Ve eleştiri adı altında ortaya çıkan ürünün bir edebiyat metni kadar nitelikli ve yaratıcı olup başlı başına bir eser düzeyine ulaşmasıdır. Bütün bunlar yapılırken, bu yaratıcılığın her şeye rağmen eleştiri konusu yapılan metnin kapsama alanında kalması beklenir –genel eğilim bu yöndedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Ancak edebiyat ve eleştiri bağlamında bunun ötesine geçen istisnai girişimler de mevcuttur. Fransız Oulipo akımının çeşitli kollarından biri olarak 1980’li yıllarda ortaya çıkan Oulcipo bu yöndeki en cesur örneklerden biridir (Ouvroir de Littérature Critique Potentielle yani Potansiyel Eleştirel Edebiyat İşliği). Fransa’da dahi yalnızca bir avuç ayrıksı edebiyatçı tarafından bilinen Oulcipo, edebi eserleri ya da herhangi türden bir metni çıkış noktası olarak alıp metin üzerinden kurgusal bir eleştiri yaratma ilkesine dayanıyor; tanımdaki potansiyel terimi de buradan geliyor. Dolayısıyla Oulcipocu bir yazar ele aldığı metni ya da konuyu kendi özgün yaratımı için bir tür sıçrama tahtası olarak kullanır. Bunu yaparken de o metinle ilgili yeni ve özgün okuma biçimleri sunar. Bu noktadan bakıldığında, yazıya başlarken sözünü ettiğimiz Platon ve postmodernizm örneği Oulcipo açısından rahatlıkla bir eleştiri konusu haline gelir. Zira Oulcipo yazarı için önemli olan bu ikisi arasında gerçekte varolan bağıntı değil, kurgusal olarak yaratılacak bir bağıntı üzerinden ortaya çıkan özgün metin ve o metin içerisinde oluşan anlamdır. Burada Oulcipo bir eleştiri yöntemi olmaktan çıkar ve başlı başına bir edebiyat çalışması haline gelir; dolayısıyla her Oulcipo metni nihayetinde bir edebiyat eseridir artık. Bir başka ifadeyle, Oulcipocu bir yazarın “eleştiri” nesnesi olarak aldığı metnin veya konunun türü ne olursa olsun (edebiyat, sanat, felsefe, tarih, vs.), ortaya çıkan ürün, kurgusal olması nedeniyle sanat ve edebiyat eseri tanımlamasına uygun düşer; söz konusu ürün gerçek anlamda bir eleştiri olmadığı halde “potansiyel eleştiri” şeklinde kurmaca bir tür olarak adlandırılması da bunun bir göstergesidir. Bu yönüyle bakıldığında, Oulcipo her şeyden önce edebiyatta yenilik ve yaratıcılık arayışları konusunda çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Napolyon Bonapart kendini bir Mesih olarak mı görüyordu? Luther’in Reform hareketinin ardında yatan asıl neden neydi? Kayıp Zamanın İzinde hangi sırları açığa vuruyordu? Balzac Tefeci Gobseck ile kimden intikam almaya çalışıyordu? Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Oulcipocu yazarlardan Jean Dufour ve Marcel Laurent’a soracak olursanız, bunlara benzer birçok soruyla ilgili ayrıntılı cevaplar alabilirsiniz. Jean Dufour özellikle edebiyatçılar ve edebiyat eserleri üzerine Oulcipo denemeleri yapmıştır. Sözgelimi André Gide’in Kral Oedipus adlı eseri üzerine yazdığı “eleştiride”, Gide’in Oedipus’u post-kolonyal dünyada birey oluşumu çerçevesinde ele aldığını söyler. Dufour’a göre Gide, yeniden yarattığı Oedipus’taki pragmatizm ve konformizm üzerinden, XX. Yüzyılın başlarında Yeni Dünya merkezli olarak inşa edilen yeni bireyciliğe odaklanır ve Eteocles ile Polynices üzerinden bu bireyciliğin stereotiplere dönüşme sürecini anlatır. Dufour bir başka çalışmasında ise Cervantes’teki dönüşümden bahseder. İspanyol tarihçi José Rabasa’nın bir eserinden hareketle, Avrupalılığı ve Hıristiyanlığı bir ayrıcalık olarak gören “Eski Dünya” anlayışı karşısında hümanizma ve “dünya vatandaşlığı” düşüncesinin gelişimini ve bunun Cervantes’teki karşılığını inceler. Büyük Keşifler döneminde Hıristiyanlık ve İspanya adına katıldığı fetih hareketleri sırasında sıra dışı deneyimler yaşayan, farklı coğrafyalar ve farklı kültürlerle karşılaşan Cervantes, Avrupalılar’ın zihnini işgal eden önyargı ve kabullerden uzaklaşarak dünyanın bir parçası olma duygusunu keşfeder. İspanyollar’ın Amerika’daki yerlilere yönelik acımasız politikalarına karşı çıkan insanların yanında yer alan Cervantes, şiddete ve haksızlığa karşı insanlığı savunur. Dufour’a göre, başta Don Quichotte olmak üzere Cervantes’in yazdığı kimi eserlerde ondaki bu dönüşümün önemli yansımalarını görmek mümkündür. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Dufour’dan farklı olarak Marcel Laurent tarih, felsefe ve sanat gibi alanlarda çalışmalar yapar. Tarihsel olaylar, kişilikler, felsefi akımlar ve düşünürler üzerine oldukça çarpıcı metinler kaleme alan Laurent geliştirdiği sıra dışı yaklaşım ve yorumlarla dikkat çeker. Avrupa’da Reform hareketini başlatan Martin Luther üzerine yazdığı “makale” Laurent’ın en ilginç çalışmalarından biridir. Laurent’a göre, Reform hareketine dönüşen Kilise’ye yönelik eleştirilerin temelinde, teolojik ayrımın ötesinde, Luther’in erken bir dönemde dinî görevleri nedeniyle gittiği Roma’da tanık olduğu suiistimaller yüzünden Kilise’yle yaşadığı tartışmalar yatar –ki bu suiistimallerin o dönemde gündemde olduğu bir gerçektir. Laurent’a göre, maddi temelli itirazların neden olduğu çekişmelerin zamanla bir karşıtlığa dönüşmesinin ardından, Luther Papalığın inisiyatifinde bulunan Endüljans kurumuna yönelik eleştiriler üzerinden kendi duruşunu teolojik olarak temellendirme yoluna giderek dinsel Reform hareketini somutlaştırmıştır. Laurent Reform ve Luther konusunda dikkat çekici pek çok değerlendirmeyle yazısına devam eder. Bunun dışında Marcel Laurent Fransız Devrimi, Dadaizm akımı, Hegel ve Schopenhauer arasındaki tartışmalar üzerine sıra dışı çalışmalar yapmıştır. Özellikle felsefi metinler konusunda sunduğu farklı okuma &lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-m1Ds2Iwg8b0/TiBDlf0y5EI/AAAAAAAAAmA/rp2E4R320PM/s1600/dufourOUL.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5629573845690278978" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 264px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-m1Ds2Iwg8b0/TiBDlf0y5EI/AAAAAAAAAmA/rp2E4R320PM/s320/dufourOUL.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;denemeleri oldukça ufuk açıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;strong&gt;KURGU MU, GERÇEK Mİ?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Peki, ilk bakışta edebiyattan başka her şeye benzeyen böyle bir edebiyat türünün varlık amacı nedir? Her edebiyat akımını yaratan bir takım motiflerin olduğu düşüldüğünde, böyle bir soru sorabiliriz kuşkusuz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, herhangi bir metin üzerine kurgusal eleştiriler yazarak özgün bir yaratım üzerinden o metne dair yeni anlam alanları oluşturmak Oulciponun çıkış noktalarından biridir. Bunun yanında Oulciponun başka bir temel amacı daha vardır: İnsanlardaki kesinlik duygusunu kırılmaya uğratmak. İyi bilinen ya da yerleşik kabullere dayanan bir konuyu sıra dışı bir bakış açısıyla ele alarak, insanların o konuya dair bilgilerini sorgulamak veya göreceli hale getirmek. Sözgelimi tarihsel konular, tarihi yapanlar ve yazanlar şeklinde iki farklı bakış açısıyla ele alındığında, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğu meselesi sorunlu hale gelir her zaman. Geçmişte yaşanmış bir olaya kendi konumlarından hareketle bakan taraflar kendi tarihsel doğrularını kabul ederler. İşte burada Oulcipoyu, her iki bakış açısını göreceli hale getiren üçüncü bir taraf olarak kabul edebiliriz. Maksat kafa karışıklığı yaratmak değil, hâlihazırdaki kafa yapılarını sorgulamaya açmaktır.&lt;br /&gt;Aynı şey edebiyat, sanat ve felsefe konuları için de geçerlidir. Herhangi bir eserin birçok anlam içerebileceği ve sınırsız sayıda farklı alımlamalara açık olduğu düşünüldüğünde, Oulcipo bu sınırları daha da genişleten bir girişim haline gelir. Daha da önemlisi, sanat ve özellikle edebiyat söz konusu olduğunda, Oulcipo, nihai anlamın eserin kendisinde değil onu alımlayan okur veya eleştirmenin zihninde oluştuğu yönünde güçlü bir vurgudur. Bu açıdan bakıldığında, Oulcipocu bir yazarın metinlerinde göze çarpan radikallik görüntüsü daha iyi anlaşılır. Nihayetinde bir okur veya eleştirmen olarak kendi alımlamasını sunmuştur. Bütün bunları yaparken özgün bir yaratım ve yeni anlamlar oluşturması ise en önemli noktadır kuşkusuz.&lt;br /&gt;Buraya kadar söylediklerimiz, Oulcipo çalışmalarından ve Oulcipocu yazarların edebi eğilimlerinden hareketle Oulcipo hakkında edindiğimiz izlenimin bir sonucudur. Ancak, Jean Dufour ve Marcel Laurent gibi Oulcipocu yazarlar yazdıkları metinleri ciddi birer eleştiri çalışması olarak görüyorlar; dolayısıyla birer edebiyatçı görüntüsü sunmaktan uzaktırlar. Onların gözünde Oulcipo, ayrıntılarda gizli gerçekleri ve bilinmeyenleri ortaya çıkaran, yanlış bilinen doğruları ve doğru bilinen yanlışları yakalamaya çalışan bir eleştiri türüdür. Buna Oulcipo adını vermelerinin nedeniyse, çalışmalarına “edebiyat” görüntüsü vererek gerçek-kurgu ayrımını belirsizleştirmek ve yanıtı “bilge” okurlara bırakmaktır. Oulcipocuların bu tavrı benimsemelerinin önemli bir nedeni var; şöyle ki, ele aldıkları konular üzerine yaptıkları eleştirilerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını anlayabilmek için, o konuların uzmanı olan kişiler kadar donanımlı olmak gerekir. Yazdıkları metinlere bakıldığında, uzun araştırmalar ve derin analizlerin ürünü olduğu yönünde bir izlenim edinmek hiç de zor değil. Kısacası Oulcipocular yaptıkları işi fazlasıyla ciddiye alıyorlar. Ne var ki, söz konusu yazarların vaktiyle Oulipoyla kurdukları bağlantılar ve çalışmalarındaki bazı soru işaretleri Oulciponun kurgusal ve dolayısıyla edebi yönüne dair önemli bir işarettir. Ve bizim burada yaptığımız eleştiriler de bu kanıya dayanmaktadır. Elbette ki asıl kararı “bilge” okuyucular verecektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;strong&gt;YAZARLARIN GÖZÜYLE “OULCIPO”&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Jean Dufour, Stendhal’in Kırmızı ve Siyah adlı eseri üzerine kaleme aldığı bir yazının giriş bölümünde, Oulcipo çalışmaları hakkında şu değerlendirmelerde bulunur: “Bu güne kadar yaptığımız çalışmaların amacı, yazarlar ve eserlerle ilgili bilinmeyen veya gözden kaçan kimi noktaları ortaya koyarak genel anlamda edebiyat eleştirisine katkıda bulunmaktır. Bunun yanında, edebi metinlerin içerdiği anlamlar bağlamında yeni açımlamalar sunmak eleştiri anlayışımızın doğal bir sonucudur. Bir eser üzerine değerlendirmeler yaparken, metin merkezli yorumların ötesinde, okur ve eleştirmen merkezli yorum alanlarını öne çıkarmanın önemine inanıyoruz. […] Edebiyat söz konusu olduğunda, eleştiri kuramının yeniden sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz.” Aynı zamanda bir Oulipocu olan Dominique Didier Oulcipo konusunda daha keskin ifadeler kullanıyor: “Oulcipo bir edebiyat akımı değildir. Bize edebiyatçı gözüyle bakanlar, yaptığımız çalışmaları birer kurgu ve hayal ürünü gibi görenler, kendi bilgisizlikleriyle yüzleşme cesareti gösteremeyen kişilerdir. Oulipoyla olan ilişkimizden hareketle Oulcipoyu onun bir devamı gibi görmek tek kelimeyle basitliktir. Bu ilişkinin yalnızca bir görüntüden ibaret olduğunu ve “Oulcipo” adının eleştiri anlayışımız açısından kendine özgü bir anlam taşıdığını belirtmemize rağmen, bu basit tavrı sürdürmek entelektüel bir düşkünlüktür.” Didier, Oulipo ile olan ilişkisini ise “entelektüel bir etkileşim” olarak değerlendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OUXPO’DAN OULCIPO’YA &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;OuXpo terimi, başta sanat ve edebiyat alanları olmak üzere, Oulipo gibi Potansiyel akımları ifade eder: Ouvroir de X Potentiel, yani Potansiyel X İşliği. Buradaki X ifadesi kendi alanında potansiyel olanı işleyen her bir akıma işaret eder. OuXpo akımlarından bazıları şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OuLiPoPo: Ouvroir de la Littérature Policière Potentielle&lt;br /&gt;(Potansiyel Polisiye Edebiyat İşliği).&lt;br /&gt;OuTraPo: Ouvroir de Tragicomédie Potentielle (Potansiyel Traji-komedya İşliği).&lt;br /&gt;OuPhoPo: Ouvroir de Photographie Potentielle (Potansiyel Fotoğraf İşliği).&lt;br /&gt;OuCiPo: Ouvroir de Cinématographie Potentielle (Potansiyel Sinematografi İşliği).&lt;br /&gt;OuPeinPo: Ouvroir de Peinture Potentielle (Potansiyel Resim İşliği).&lt;br /&gt;OuArchPo: Ouvroir de Architecture Potentielle (Potansiyel Mimari İşliği).&lt;br /&gt;OuPolPo: Ouvroir de Politique Potentielle (Potansiyel Politika İşliği).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oulcipo’yu da bu sıralamaya eklemek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OuLCiPo: Ouvroir de Littérature Critique Potentielle (Potansiyel Eleştirel Edebiyat İşliği).&lt;br /&gt;(&lt;em&gt;Notos Edebiyat dergisinin 24. sayısında yayımlanmıştır&lt;/em&gt;)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3584655359122597833?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3584655359122597833/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3584655359122597833' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3584655359122597833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3584655359122597833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2011/07/elestiri-ve-oulcipo.html' title='ELEŞTİRİ VE OULCIPO'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-6Y05qTo7F7s/TiBPIt3sIbI/AAAAAAAAAmo/oMq9lDXX7pQ/s72-c/oulciLOGO.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3650459482005324897</id><published>2011-04-12T04:36:00.000-07:00</published><updated>2011-04-13T05:02:03.999-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ne yapmalı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çevirmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğu batı'/><title type='text'>BAY HOW NE YAPMALI?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-FwEMf9X4U9o/TaWQL8Z5IXI/AAAAAAAAAlc/vZ3JdWfMFUU/s1600/BayHOW.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5595036646945399154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 271px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-FwEMf9X4U9o/TaWQL8Z5IXI/AAAAAAAAAlc/vZ3JdWfMFUU/s400/BayHOW.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-RcZIiBw21Qg/TaQ8YK7WYNI/AAAAAAAAAk0/pW7V91YTRgo/s1600/BayHOW.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;strong&gt;ÖYKÜ KİTABI KİTAPÇILARDA...&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kitapta Yer Alan Öyküler Z, Ben Faust, İneseane, Hakomaru, Yazarların Gücü Adına, Bay How, Karanlığa Methiye, Kalbur Zaman, Bir Çokluk Olarak Ölümün Portresi, Bir Dağ Masalı, İnga, Olası Bir Hikaye, Erkenden Bulutlar, Dönüşüm, En Şinua Ki İnyor Tu, Bengi Düşüş, MasalİKİ ... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kitaba ulaşmak için: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;Link 1:&lt;/span&gt;&lt;a style="COLOR: rgb(136,136,136); TEXT-DECORATION: none" href="http://www.idefix.com/kitap/bay-how-ne-yapmali-ozcan-dogan/tanim.asp?sid=NONS9YJUFH2NTYI6R44K"&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;http://www.idefix.com/kitap/bay-how-ne-yapmali-ozcan-dogan/tanim.asp?sid=NONS9YJUFH2NTYI6R44K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;Link 2:&lt;/span&gt;&lt;a style="COLOR: rgb(136,136,136); TEXT-DECORATION: none" href="http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000336461&amp;amp;mid=0000000358846"&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000336461&amp;amp;mid=0000000358846&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;Link 3:&lt;/span&gt;&lt;a style="COLOR: rgb(136,136,136); TEXT-DECORATION: none" href="http://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=111567"&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt;http://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=111567&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#ffff66;"&gt; .&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3650459482005324897?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3650459482005324897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3650459482005324897' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3650459482005324897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3650459482005324897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2011/04/bay-how-ne-yapmali.html' title='BAY HOW NE YAPMALI?'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-FwEMf9X4U9o/TaWQL8Z5IXI/AAAAAAAAAlc/vZ3JdWfMFUU/s72-c/BayHOW.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-1368515261529465486</id><published>2011-01-24T08:12:00.000-08:00</published><updated>2011-01-24T08:21:36.557-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='alexandre'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beden'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='el'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='devinim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yüzey'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sonsuz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oluş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evren'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='varlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadın'/><title type='text'>BEDEN ve OLUŞ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TT2mV2A06NI/AAAAAAAAAkI/9jLLe-RqsAE/s1600/tumblr_lddhn.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565787608706246866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 224px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TT2mV2A06NI/AAAAAAAAAkI/9jLLe-RqsAE/s320/tumblr_lddhn.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Ben Alexander, sonsuz-küçük yüzeylerin kardeşliği. Benim için, &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;yalnızca benim için ellere dönüşen noktalarla saçılıyorum yeryü- &lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;züne. Ve ben, sonsuz yalnızlar içinde yalnızca ben, ellerimden çı- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;kan şu sözcüklerle inşa ediyorum bedenimi. Evrenin karanlığında &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;bir karanlık noktaydım. Zamanın ilk anından beri gerçekleşmek i- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;çin bekledim. Zamanın nokta anında gerçekleştim. Yüzeylerim ge- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;rildi, oksijenlerim çoğaldı. Ellerim yükseldi bedenimden. Ellerim- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;den çıktım ben; ve ellerime döndüm yeniden. Ellerimle evreni ya- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;ratmaya başladım bembeyaz bir zeminde. Evrenin o karanlığından &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;devşirdiğim noktalarla anlattım varlığı. İnsanlığa dönüştü karanlık &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;n&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;oktalardan oluşan varlık. İnsanlık insan oldu, insan soluk aldı, in- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;san konuştu, insan yazdı. Ellerimde soluk aldı, ellerimde konuştu, &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;ellerimde yazdı. Ellerimle ördüm bedenini, beden oluşunu, olmayı-&lt;br /&gt;şını. Ellerimden tut dedim; ellerimden tuttu; ellerimden tutmamak&lt;br /&gt;şeklinde tuttu ellerimi. Bu denizdir dedim, bu denizdir demeyerek.&lt;br /&gt;Bu kadın dedim bir kediyi göstererek. Bir bulut şeklinde yürüyordu&lt;br /&gt;kadın; ayaklarının altında uçurumlar açılıyordu; ben derinlerden ses-&lt;br /&gt;leniyordum başımı öne eğerek. Bedenim bir yükseklik biçimini aldı;&lt;br /&gt;yükseklik bir kalem biçiminde dokundu beyaz zemine. Kadın bir içe-&lt;br /&gt;riğe dönüştü yürüyerek; içerik ince çizgiler şeklinde yer etti zeminde.&lt;br /&gt;Zemin kadının hayatıyla kalabalıklaştı. Kadın gerçekleştikçe çoğalıyor-&lt;br /&gt;du çizgiler. Çoğaldıkça insanlara dönüştü kadın; ellerim devindikçe bü-&lt;br /&gt;yüyordu insanlar. Bir devinim bir adamdı; bir devinim mavi bir balık, &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;b&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;ir çocuk oldu bir devinim. Devindikçe bir suça dönüştü adam. Ve bir &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;bıçağın hayatına anlam kattı bir adam. Bir bıçak bedenine eklemlen- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;di bir kadının. Devindikçe büyüdü bir bıçak; kızıl bir boşluğa dönüş- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;tü kadın. Yokluğa aktı sular. Ve ağrıya dönüştü bütün çocuklar o an. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Büyüdükçe çocuklar yok oldu bir insan. Ve yokluğa ağlayan bir şair &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;çıktı parmaklarımdan. Bir yaprak gibi titredi eller. Ellere doğru yürü- &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;dü bütün sular. Eller devşirildi evrenin karanlığından. Ve devinmeye &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;başladı eller: Ben Alexander! Sonsuz-küçük yüzeylerin kardeşliği… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-1368515261529465486?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/1368515261529465486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=1368515261529465486' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1368515261529465486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1368515261529465486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2011/01/beden-ve-olus_24.html' title='BEDEN ve OLUŞ'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TT2mV2A06NI/AAAAAAAAAkI/9jLLe-RqsAE/s72-c/tumblr_lddhn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-1148335955392146697</id><published>2010-12-06T09:38:00.000-08:00</published><updated>2010-12-06T10:16:56.267-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='duchamp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fransız'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='prevert'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ionesco'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bisiklet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oulipo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='raymond qeuneau'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayali'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='boris vian'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='takvim'/><title type='text'>\-- PATAFİZİK --/</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0k9WtgH-I/AAAAAAAAAjQ/3fp63h1WIvk/s1600/pataphysique.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547630952477368290" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 231px; CURSOR: hand; HEIGHT: 87px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0k9WtgH-I/AAAAAAAAAjQ/3fp63h1WIvk/s320/pataphysique.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;p align="justify"&gt;19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve 20. yüzyılda başta gerçeküstücü ve absürd akımlar olmak üzere çeşitli edebiyat ve sanat akımlarına öncülük eden, müzik ve sinema alanında dahi izlerine rastlayabileceğimiz, Marcel Duchamp, Eugène Ionesco, Jean Dubuffet, Joan Miro, Jacques Prévert, Dario Fo, Man Ray ve Max Ernst gibi 20. yüzyıla damgasını vurmuş birçok edebiyatçı, sanatçı ve düşünürün kendilerini birer takipçisi olarak gördüğü sıra dışı bir düşünce biçimi: ’Patafizik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:130%;"&gt;’PATAFİZİK NEDİR?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rutin olana istisnai bir bakış: En kısa ifadeyle Patafiziği bu şekilde tanımlayabiliriz. 19. yüzyılın sonlarında, Fransız yazar Alfred Jarry’nin kaleme aldığı Gestes et opinions du docteur Faustroll, pataphysicien adlı eserde karşımıza çıkar ilk olarak. Patafiziğe dair ilk tanımlama yine bu eserde yapılır: İstisnalar bilimi. Yerleşik algıdan farklı olarak, istisnalar üzerinden evrene bakma çabasıdır Patafizik. İstisna olarak tanımlanan şey, evrensel kurallara uymayan sıra dışı bir durumu değil, yerleşik fenomenolojik algının yarattığı alışkının etkisiyle gözden kaçan alternatif &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gKC2LLHI/AAAAAAAAAh4/a59UNf2WwSI/s1600/logoCP.jpeg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547625672925195378" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 180px; CURSOR: hand; HEIGHT: 160px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gKC2LLHI/AAAAAAAAAh4/a59UNf2WwSI/s320/logoCP.jpeg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;bir evren tasavvurunu ifade eder. Fakat, bu açıdan bakıldığında, yerleşik algılamanın kendisi de bir istisna olarak tanımlanmalıdır; çünkü bu, evrene dair muhtemel bütün açıklama yöntemlerinden yalnızca biridir. Burada, varolan evren algısına eklemlenen paralel bir evren söz konusudur ve bu eleştirel bir yaklaşımın ürünüdür: Verili olarak bulunan gerçekliğe yönelik bir karşı duruş. Aynı zamanda Patafizik, bu paralel evreni oluştururken doğrudan doğruya fiziksel evrene yönelir ve alternatif bir bilimsel dil inşa eder; Patafiziğin bir bilim olarak tanımlanmasının nedeni de budur. Bunun yanında, olgulara yönelik alternatif çözümlemeleri nedeniyle, Patafizik fenomenolojik bir yaklaşım halini alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfred Jarry, Patafiziği, fizik ve metafizik ikilisine eklemlenen üçüncü bir unsur olarak değerlendirir: Fizik-Metafizik-Patafizik. Bunların her biri, bir halkayı oluşturan üç ayrı noktadan biridir ve aynı evreni açıklamaya çalışan kendine özgü bir dil kullanır. Fakat Patafizik, metafiziğe olduğu kadar fiziğe de uzaktır. Doğrusal olarak fiziksel evrene yönelmesi ve metafizikte olduğu gibi masal-yaratma-işlevinin ürünü olan unsurlara başvurmaması bakımından metafizikten ayrılır. Fiziksel evreni açıklarken geleneksel olarak oluşturulmuş bilimsel bir dil kullanmaması ise fizikle Patafizik arasındaki farkı oluşturur. Ancak, Patafiziği dolayımlanmış bir fizik bilimi olarak tanımlamak mümkündür; zira bilimsel olarak elde edilen verilerden yararlanır, fakat bunları kendine özgü bir dil içerisinde işler. Örneğin, bir nesnenin sonsuz bir hızla ilerleyişini, istisnai bir bakış açısıyla, nesneyi çevreleyen belirli unsurların sonsuz bir hızda sabit kalışı biçiminde ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hdp1gEzI/AAAAAAAAAiY/Sbdfe_NmX_w/s1600/giduille2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547627109320495922" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 135px; CURSOR: hand; HEIGHT: 122px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hdp1gEzI/AAAAAAAAAiY/Sbdfe_NmX_w/s320/giduille2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Hayali çözümler bilimi”, Patafizikle ilgili olarak yapılan en yaygın tanımlamalardan biridir. Özellikle ülkemizde neredeyse hiç bilinmeyen bir konu olduğundan, hayal ürünü ve dolayısıyla absürd ya da anlamsız şeylerle ilgilenen bir alan olarak anlaşılmaktadır. Alfred Jarry de Patafiziği tanımlarken hayali ya da düşünsel çözümler ifadesini kullanır kimi zaman. Fakat buradaki hayali olma durumu, verili olarak bulunan şeylerin tamamen dışında, dış dünyadaki fiziksel ya da olgusal hiçbir gerçekliğe gönderme yapmayan şeyleri karşılamaz. Hayali olan, Patafizik bakış açısıyla oluşturulan şeyler değil, bu şeylerin gerçeklikle ilişki kurma biçimidir. Eşdeğerlilik ilkesi bu ilişki biçiminin temelini oluşturur; varolan şeylerin yerine onlarla eşdeğer olarak kabul edilen şeyler konulur. Buna göre, sözgelimi bir günlük zaman dilimi 24 saat olarak değil, 52 saat ya da sadece 5 dakika olarak hesaplanır. Gestes et opinions du docteur Faustroll, pataphysicien adlı eserde, Doktor Faustroll’ün doğum ve ölüm tarihleri aynıdır. 1898 yılında 63 yaşındayken doğar ve aynı yıl ölür. Bu düşünce biçimi, Patafizik Takvim adında alternatif bir takvim oluşturmaya kadar varmıştır. Hayali çözümlere dayanan çalışmalar gerçekte sınırsız bir alana yayılmaktadır diyebiliriz. Şeylere istisnai bir açıdan bakma ya da bir alternatif yaratma düşüncesi, matematiksel işlemlerin rüzgardan etkilenme olasılığını hesaplamak ya da bir insanın yaşam süresini hayatta kaldığı süre içerisinde işlenen cinayet sayısına göre belirlemek gibi çözümler üretebilmektedir. Aralarında Raymond Queneau ve Boris Vian gibi ünlü Fransız yazarlarının yer aldığı birçok patafizikçi, bu türden “hayali çözümler” üzerinde durmuş ve bu yönde çalışmalar yapmışlardır. Eşdeğerlik ve olasılıklar üzerinden düşünme yöntemini, gerçeküstücülükten dadaizme ve absürd edebiyata kadar pek çok alanda bulabilmemiz mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0kglJ3-iI/AAAAAAAAAjI/NZJ3di1_zXc/s1600/F27Shadoks4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547630458138262050" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 177px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0kglJ3-iI/AAAAAAAAAjI/NZJ3di1_zXc/s320/F27Shadoks4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;’PATAFİZİK ve EDEBİYAT&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Patafizik edebiyat, söz konusu kavramın tanımına paralel olarak, edebiyat alanında alternatif bir bakış açısını ve görme biçimini ifade eder. Patafizik bir metin, görünür ve genel şeylere değil, özel ve gözden kaçan şeylere dokunmayı hedefler. Kişiler ve olaylar kurgulanırken, bu ikili yapının içinde yer aldığı dünya tasvir edilirken, bunu klasik metinlerden farklı olarak alternatif bir dünya tasavvuru içerisinde yapmaya çalışır. Patafizik olarak oluşturulmuş bir edebiyat metni, sözgelimi, yolda yürüyen bir insanın gerçekleştirdiği eylemi değil, dış dünyanın bu eyleme göre konumlanışını, binlerce kilometre uzaklıktaki bir başka insanın bu eylem anındaki davranışlarını ya da eylemin gerçekleşmeme durumunu ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patafizik her şeyden önce bir ifade biçimi olduğundan ve edebiyat doğrudan doğruya dil aracılığıyla gerçekleştirildiğinden, Patafizik için çok daha verimli bir uygulama alanıdır edebiyat. Her şeyden önce paralel evren ilkesi edebiyattaki geleneksel algıyı kırılmaya uğratan metinler oluşturma olanağı sağlar. Metni ören unsurların gerçeklikle doğrusal bir ilişki kurmaması, okuyucunun yorum alanını sınırsız bir biçimde genişletir ve bu da çok anlamlılığın oluşmasını sağlar. Buna ek olarak, sembolik potansiyeller metni oluşturma sürecinde yazara omniscient olma niteliği kazandırır. Örneğin, Patafizik bir öyküde yer alan bir karakterin zihninden geçen düşünce sayısı yazar için bilinebilir bir şeydir ve yazar metnini olası bir eksilme üzerine kurabilir. Önemli bir diğer nokta ise, Patafizik yöntemin yokluk kipi üzerinden anlatılar oluşturulmasına olanak vermesidir. Buna göre bir öyküdeki kahramanın bütün bir yaşamı bir tür anti-eylem üzerine kurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jarry’nin dehasının bir ürünü olan Gestes et opinions du docteur Faustroll, pataphysicien patafizik edebiyatın en yetkin örneğidir. Doktor Faustroll öznelinde bir kişi tasviriyle başlar kitap; fakat bu, klasik tasvirleri açıkça alaya alan, karmaşık bir matematiksel işlemle Doktor Faustroll’ün vücut ölçülerini veren ve günlük hayatının ilginç ayrıntılarıyla devam eden tam anlamıyla patafizik bir tasvirdir. Kitap, Patafiziğin tanımlanıp kural ve ilkelerinin saptanmasıyla ve patafizikçi Doktor Faustroll’ün sıra dışı bir dünyada deniz yoluyla Paris’ten Paris’e yaptığı sıra dışı bir yolculukla devam eder ve Tanrı’nın yüzölçümüyle ilgili karmaşık bir hesaplamayla son bulur. Doktor Faustroll’ün Patafizik evreninde, nesnelere atfedilen konvansiyonel nitelikler yerlerini istisnai bir bakış açısıyla ortaya çıkarılan gizil niteliklere bırakırlar. Aynı şekilde, sembolik potansiyeller bilinmezliğin yerini alır ve her şey belli bir değerle ifade &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0i0lTtuaI/AAAAAAAAAi4/ol79EYQGJE4/s1600/ubu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547628602753661346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 186px; CURSOR: hand; HEIGHT: 290px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0i0lTtuaI/AAAAAAAAAi4/ol79EYQGJE4/s320/ubu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;edilebilir hale gelir. Böyle bir evrende, bir insanın vücut ölçülerinin belli bir atomal değeri vardır. Cisimlerin belli bir merkeze doğru düşüşlerinden söz edilmez, ancak merkezin cisimlere doğru yükselişinden ya da merkez ile cisimler arasında yer alan boşluğun son bulmasından söz edilir.&lt;br /&gt;Docteur Faustroll, bu alanda bir ilk olmasına rağmen, Patafizik edebiyatın taşıdığı yüksek potansiyeli ve ondaki özgünlüğü görmemizi sağlar. Patafizikle örülmüş bu eser, dışarıdaki gerçekliğe yönelik hoşnutsuzluğu dile getirir aynı zamanda. Her şeyden önce, Patafizik, niteliği itibariyle yadsımayı ve reddedişi ifade eder. Metnin bütününe yayılan gerçeküstücü ve absürd yaklaşım bu durumun bir göstergesidir. Jarry, yarattığı sıra dışı dille, insanların dünyasını alaya alır. İnsanlığa hükmeden kurallara ve değerlere yönelik, abartılı ve gülünç bir üslupla ifade edilen keskin bir eleştiridir bu. Kendilerini Jarry’nin takipçisi olarak gören birçok edebiyatçı ve sanatçının eserlerinde, bu hoşnutsuzluğu dile getirmede Patafiziğin sunduğu sınırsız olanakları görmek mümkündür. Bu kişilerin üyesi oldukları Patafizik Koleji’nin yapısı bile bunun en somut göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patafizik ülkemizde neredeyse hiç bilinmeyen bir alan. Bu konuyla ilgili teorik çalışmalar olmadığı gibi, edebiyat alanında ya da sanatın herhangi bir dalında Patafizik nitelikte eserlerden söz etmek de pek mümkün değildir. Bununla birlikte, özellikle şiir türünde oluşturulan metinlere bakıldığında, pek çok yerde Patafizik bir dile ya da Patafizik unsurlara rastlamak mümkündür. Bunun nedeni, bir ifade biçimi olarak şiirin imgesel yönünün çok güçlü olmasıdır diyebiliriz. Zira etkili bir ifade yaratma amacıyla oluşturulan imgeler anlamı dolayımlamaktadır ve bu durum Patafizik nitelikte anlatımların ortaya çıkmasına olanak vermektedir.&lt;br /&gt;Bununla birlikte, Patafizik bir olgu olarak biliniyor denemez; dolayısıyla bu türden anlatımlar çoğunlukla bir tesadüften ibarettir ve böyle unsurlar içeren eserler veren şairlerde Patafizik bir metin oluşturma çabası söz konusu değildir. Ancak, Patafizik Kolejinin de belirttiği gibi, Patafizik hayatın her alanındadır ve önemli olan onu fark etmektir. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir yazarın ya da şairin bir tesadüf sonucu da olsa bunu yakalamış olması oldukça mümkün ve hatta kaçınılmazdır. Bu bağlamda, Patafiziğe yönelik bilinçli bir çabadan söz edememekle birlikte, edebiyatımızda Edip Cansever, Turgut Uyar, Orhan Veli ve Nazım Hikmet gibi büyük şairlerin bazı eserlerinde Patafizik mantığına uygun dizelere rastlayabiliyoruz. Bu yönde araştırmalar yapılması halinde, edebiyatımızdaki gizli Patafizik yönlerin ortaya çıkarılması mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;’PATAFİZİK TERİMİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfred Jarry tarafından oluşturulan Patafizik teriminin tam olarak ne anlama geldiği konusunda belirsizlik söz konusudur. Basit bir cinas görünümünden kaçınmak amacıyla apostrof ile birlikte kullanılan ’Patafizik terimin anlamıyla ilgili olarak, pâte à physique (fizik hamuru), pas ta physique (senin fiziğin değil) ve patte à physique (fizik ayağı) şeklinde çeşitli açıklamalar mevcuttur. Farklı anlamlara gelmekle birlikte Fransızca olarak okunduğunda “patafizik” sesini veren bu ifadelerin, Patafiziğin tanımı itibariyle, son tahlilde fizik bilimine dair ironik bir kullanım olduğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PATAFİZİĞİN KURUCUSU: ALFRED JARRY&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hk5MYC8I/AAAAAAAAAio/MS31jfpGroM/s1600/alfred-jarry.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547627233702054850" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 217px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hk5MYC8I/AAAAAAAAAio/MS31jfpGroM/s320/alfred-jarry.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1873 yılında Fransa’da doğdu. Henüz 15 yaşındayken, okuldaki bir öğretmeninden esinlenerek Ubu Roi (Kral Übü) adlı tiyatro eserinin ilk versiyonunu yazdı. Daha sonraları yeniden ele alınan eser 1896 yılında Paris’te sahnelendi. Topluma ve insanlara yönelik alay dolu keskin bir eleştiri içeren, gerçeküstücü ve absürd tiyatronun ilk örneği ve başyapıtı olarak kabul edilen bu eserle Alfred Jarry bu iki edebiyat akımının öncüsü oldu. 1898 yılında, Gestes et opinions du docteur Faustroll, pataphysicien adlı eserini yazdı. Patafiziğin ilk kez tanımlandığı bu eser Patafizik edebiyatın başyapıtıdır; 20. yüzyılda yaratılan Patafizik ekolün ve 1948 yılında kurulan Patafizik Koleji’nin kutsal kitabı olarak kabul edilir. Şiir, roman ve tiyatro alanında eserler veren Alfred Jarry, uzun yıllar boyunca muzdarip olduğu tüberküloz hastalığı nedeniyle, 1907 yılında hayata veda etti. Ardında, 20. yüzyıla damgasını vuran bir çok sanat akımına kaynaklık eden, yüzyılın en önemli isimleri arasında yer alan birçok sanatçı ve edebiyatçıyı etkileyen sıra dışı bir düşünüş ve eşsiz eserler bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;’PATAFİZİK KOLEJİ &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patafizik Koleji, 1948 yılında Emmanuel Peillet tarafından kurulan ve Raymond Queneau, Jean Ferry, Boris Vian, Jean Mollet ve Luc Étienne gibi isimlerin öncülük ettiği bir sanat ve edebiyat hareketidir. Kendine özgü bir hiyerarşik sistem oluşturan Kolej, yukarıdan aşağıya Küratör, Ast-Küratör, Proveditör, Satrap ve Naip olarak sıralanan üyelerden oluşur. Doktor Faustroll, Patafizik Koleji’nin daimi ve azledilemez üyesidir. Ancak, Patafizik düşüncenin ruhuna uygun &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0g15WbkSI/AAAAAAAAAiQ/xd3cjhIEkWQ/s1600/kolejVian.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547626426290376994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 370px; CURSOR: hand; HEIGHT: 110px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0g15WbkSI/AAAAAAAAAiQ/xd3cjhIEkWQ/s320/kolejVian.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;olarak, keyfi bir biçimde oluşturulmuş bir yönetim sistemidir bu. Üyelik sıfatları semboliktir ve Patafizik alanında önemli çalışmalar yapan kişilere verilir; bu sıfatları karşılamak üzere üretilmiş çeşitli amblemler söz konusu kişiler tarafından taşınır. Patafizik Koleji’nin temel amacı, başta Alfred Jarry’nin eserleri olmak üzere, yapılan Patafizik çalışmaları derlemek ve yayımlamaktır. Patafizik alanında yeni çalışmalar yapmak, bu alanla ilgili isimleri bir araya getirmek Kolej’in diğer önemli işlevleri arasındadır. Man Ray, Joan Miró, Jean Dubuffet, Ionesco, Max Ernst, Jacques Prévert gibi isimler Kolej’in diğer üyelerinden bazılarıdır. Sonraları uluslararası bir oluşum haline gelen ve İtalya, İspanya, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde temsil edilen Patafizik Koleji 1975 yılında çalışmalarına son vermiş, ancak 2000 yılında kapılarını yeniden açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gfbyj48I/AAAAAAAAAiA/R9qn7voVJyQ/s1600/TAKW.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547626040398177218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 247px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gfbyj48I/AAAAAAAAAiA/R9qn7voVJyQ/s320/TAKW.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;’PATAFİZİK TAKVİM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patafizik Takvimi, Alfred Jarry tarafından oluşturulmuş ve ilk olarak, 1899 tarihli L'Almanach du Père Ubu, illustré adlı çalışmada, Ubu Baba’nın Takvimi başlığıyla yayımlanmıştır. Ubu Baba’nın kişisel zevkine göre düzenlenen bu takvimle birlikte, 8 Eylül 1873 tarihinden itibaren (Alfred Jarry’nin doğum tarihi) Patafizik Çağ başlar. Takvim 13 aylık bir zaman diliminden oluşur (Absolu, Ha Ha, As, Sable…). Gün ve ay isimleri Jarry tarafından uydurulmuştur; belirli gün ve haftalar bütünüyle yeniden oluşturulmuştur. Ancak Patafizik Takvim Jarry’nin ölümünden uzun yıllar sonra kullanılmaya başlanmıştır; 1948 yılında Patafizik Koleji tarafından yürürlüğe konulmuştur. Takvim patafizikçiler tarafından bugün de kullanılmaktadır. Buna göre bizler bugün Patafizik Çağ’ın 135. yılında bulunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÜNLÜ PATAFİZİKÇİLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hhjibrmI/AAAAAAAAAig/YtsgngUPow0/s1600/borisVIAN.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547627176349380194" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 145px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0hhjibrmI/AAAAAAAAAig/YtsgngUPow0/s320/borisVIAN.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Boris Vian&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1950 yılında Patafizik Koleji’ne girdi. 1953’te satraplığa yükseldi. Kolej için Patafizik nitelikte pek çok metin kaleme aldı; çeşitli çalışmalar yaptı. Tanrı’nın matematiksel değeriyle ilgili olarak yaptığı çalışmalarda, Tanrı’nın 0 sayısına eşit olduğunu gösteren hesaplamalar yaptı. Patafizik Koleji üyeleri tarafından taşınan rozetlerin seri olarak üretilebilmesi amacıyla kullanılan Gidouillographe adlı makine ve caz müzik çalmak üzere kullanılan, alkolün ve müziğin verdiği sarhoşluğu birleştiren Pianocktail adlı aygıtla ilginç buluşlara imza attı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gxKRY9tI/AAAAAAAAAiI/8p99PgV7TFA/s1600/250px-Raymond_Queneau.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547626344933291730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 159px; CURSOR: hand; HEIGHT: 230px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0gxKRY9tI/AAAAAAAAAiI/8p99PgV7TFA/s320/250px-Raymond_Queneau.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Raymond Queneau&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1950 yılında Patafizik Kolejine üye oldu. Kısa sürede satraplığa yükseldi. Patafizik nitelikte çeşitli çalışmalar yaptı. Matematiksel işlemlerin rüzgardan etkilenme olasılığını bulmaya dayanan çeşitli hesaplamalar yaptı; örneğin 2+2 = 4 işleminin 2 = 4 olarak hesaplanabileceğini kanıtladı. Fransız dilindeki fiil çekimleriyle ilgili alternatif kalıplar oluşturdu. Patafizik düşüncenin kaynaklık ettiği Oulipo edebiyat akımının kurucuları arasında yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Jean Mollet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1951 yılında Patafizik Kolej’ine dahil oldu. 1953 yılında Satrap unvanını aldı. Alfred Jarry ile birebir tanışıklığı olan tek üye olması nedeniyle, 1959 yılında, Boris Vian’ın önerisi üzerine Raymond Queneau tarafından Ast-Küratör olarak seçildi (Küratörlük Patafiziğin kurucusu olan kişilere verilen bir unvandır; buna göre asıl Küratör Doktor Faustroll’dür). Patafizik Koleji’nin yaşayan duayeni olarak kabul edilen Mollet, Kolej’in alt-komisyon sisteminin oluşturulmasında öncü oldu. Mollet’nin Kolej’de bulunduğu yıllar Kolej’in en verimli dönemi olarak kabul edilir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;. *Daha önce &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://notoskitap.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;NOTOS EDEBİYAT&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; dergisinde yayımlanmıştır*&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-1148335955392146697?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/1148335955392146697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=1148335955392146697' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1148335955392146697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/1148335955392146697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/12/patafizik-19.html' title='\-- PATAFİZİK --/'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TP0k9WtgH-I/AAAAAAAAAjQ/3fp63h1WIvk/s72-c/pataphysique.gif' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-2967156477447759618</id><published>2010-10-19T12:12:00.000-07:00</published><updated>2010-10-19T12:46:22.428-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paralel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evren'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karanlık thomas'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şaheser'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='maurice blanchot'/><title type='text'>KARANLIK THOMAS üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3vtPmPYNI/AAAAAAAAAdc/92yKamKgzJ8/s1600/blanch.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5529839478040912082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 237px; CURSOR: hand; HEIGHT: 290px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3vtPmPYNI/AAAAAAAAAdc/92yKamKgzJ8/s320/blanch.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Dil ve edebiyatı merkeze alan sorgulamalar Maurice Blanchot’nun ayrıksı dünyasına uzanan yolu inşa eden en önemli araçlardır. Blanchot Karanlık Thomas’da bu ayrıksı dünyanın en yetkin örneğini sunar. Henüz 1932 yılında yazılmaya başlanan ve uzun yıllar sonra tamamlanan bu eser, edebiyatın ve bir yönüyle felsefenin doruk noktasını oluşturur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Suyu görmekle başlıyor her şey, suyu görme biçimiyle. Kazanılmış konvansiyonellerle örülü bir evrenin ötesinde, su ateşten farksızdır. Thomas’yı karanlık yapan şey, devasa bir bütün oluşturan su molekülleriyle ilişkilenme biçimidir. Blanchot’nun art arda sıraladığı sözcüklerle kendini bu akışkan yığının içinde bulur Thomas. Fakat o, denizde olmaktan başka her yerdedir. Blanchot’nun dille kurduğu ilişki, Thomas’da yeni bir evren tasavvuru olarak ortaya çıkar. Böyle bir evrende Thomas, sabit bir noktada sonsuzluğa uzanan bir devinimsizlik halindedir; ya da aynı anlama gelmek üzere, sıfırdan başlayarak oluşturulmuş bir bilinç düzeyinde, her an her yerde, bir insanın yapabileceği her şeyi yapmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Thomas yeni bir insandır; ya da kendi evreninde insanlığın ilk temsilcisi olarak varolmaktadır. Onun sınırsız olasılıklar içeren gücü de buradan gelir. Denizde yüzerken ıssız bir çöldeymiş gibi hareket edebilir ya da aniden bir ormanda bulabilir kendini. Bunun nedeni gerçekte ne denizde ne de ıssız bir çölde olmasıdır; varolduğu yer onun dilsel boyuttaki evren algısına göre biçimlenir. Aynı şekilde, katatonik bir beden halinde bulunurken her şeyi yapabilmesi de kendi dünyasının olanakları dahilindedir. Ona bu yeteneği veren şey, yerleşik eylem anlayışı açısından bakıldığında, hiçbir şey yapmıyor olmasıdır; çünkü kendi bedeni de dahil olmak üzere varolan her şey ve bunlardan doğan eylemler, onun bilincini merkeze alarak onun etrafında gerçekleşir. Thomas’nın içinde bulunduğu bu evren, kendi içinde varolan evrene dair sonsuz sayıdaki muhtemel algılamalardan yalnızca biridir. Bu yüzden bu gerçek bir evrendir ve dolayısıyla o, gerçekte okuyucununkine paralel bir evrende yaşamaktadır. Ancak Thomas bunun bilincinde değildir. Çünkü böyle bir bilince sahip olması, diğer evren tasavvurlarından en az biri hakkında fikir sahibi olması anlamına gelir ve bu da kendi evrenini kurgusal hale getirir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3x6Ogf_cI/AAAAAAAAAdk/e7t-aefDIe4/s1600/obscurite.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3y-2iHd-I/AAAAAAAAAd0/h3gzwBDn1Q4/s1600/images+(1).jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3z1hO44gI/AAAAAAAAAd8/fjvVo4WHS3g/s1600/ima.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5529844018260271618" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3z1hO44gI/AAAAAAAAAd8/fjvVo4WHS3g/s400/ima.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bu durum, Thomas ile okurun evreni arasında kalıcı bir bölünme yaratır. Bu bölünme yazarın kullandığı dil düzeyinde kendini gösterir. Yazar sudan ya da kitaptan bahsederken, okurun yaşadığı evrene dahil olur, onun evren algılamasına eklemlenir. Fakat, varlığı çevreleyen akışkan bir madde ya da diziler oluşturarak sıralanan işaretler söz konusu olduğunda, yazarla birlikte okur paralel bir evrene geçiş yapar. Thomas’dan farklı olarak, okur düzeyinde paralellik düşüncesi oluşur kaçınılmaz olarak. Çünkü okur, Thomas’nın evrenini kendi evrensel tasavvurunu oluşturan araçlardan yola çıkarak kavrar. Böyle bir kavrayışı sağlayan en önemli ve belki de tek araç dildir. Başka türlüsü de mümkün değildir; aksi taktirde okur, tam bir bilinmezlikle karşı karşıya kalır. Zira böyle bir varsayımda, Thomas’nın kendine özgü bir biçimde algıladığı evren, okurun kullandığı dilin dışında bir yöntemle soyutlanmış olur ve bu durumda Thomas sonsuza dek karanlıkta kalır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Dil olgusu üzerinden soyutlama işlemi, Karanlık Thomas’yı okur için anlaşılır kılar. Okurun paralel bir evrene kendi dili üzerinden ulaşması ilk bakışta paradoksal gibi görünebilir. Ancak burada paralelliği oluşturan şey, söz konusu soyutlamanın niteliğidir; yani aslında paralel olan şey bir gerçeklik olarak evren değil, Thomas’daki dil olgusunun bu evreni soyutlama biçimidir. Denize giren Thomas suyun varolmadığından kesinlikle emindir ve bu yüzden yüzme eylemi onun için anlamsızdır. Varolmayan şey suyun kendisi değil, suyla kurulan konvansiyonel ilişkidir. Böylelikle paralel bir “su” varlığı ortaya çıkar ve Thomas, su olmayan bir şeyin içinde yüzme olmayan bir eylem gerçekleştirir. Suda oluşan boşluğun Thomas’nın bedenini oluşturması ise bu paralelliğin olgusal alana uygulanma biçiminin bir sonucudur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Thomas’nın dil olgusu karşısındaki tavrı, onun evren tasavvurunun bir sonucudur. Etrafını çevreleyen tüm diğer şeyler gibi, dilsel kullanım da bu yeni boyuta geçişle birlikte geçersizleşir. Böyle bir boyutta, dilsel göstergeler belli bir temsiliyet sisteminin bileşenleri olmaktan çıkıp başlı başına birer gönderge haline gelirler. Harfler ve sözcükler bu niteliklerinden sıyrılırlar ve Thomas’yı çevreleyen nesneler dünyasına dahil olurlar. Böylelikle herhangi bir varlığın uyguladığı etkiye benzer bir biçimde, bu nesneler Thomas üzerinde etkili olurlar ve Thomas yazı tarafından okunur. Bu okunma eylemi, söz konusu etkiye karşılık oluşan tepki ve eylemlerin Thomas’nın bedeninde yer edinmesi şeklinde gerçekleşir: Thomas karşısında gördüğü varlıkların kendisi üzerindeki eylemleriyle mücadele eder; bu mücadele içerisinde dil kendini gerçekleştirir ve bunun sonucunda anlam ortaya çıkar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL30NWEqZEI/AAAAAAAAAeE/t__ZmplPyW4/s1600/images.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5529844427581449282" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 149px; CURSOR: hand; HEIGHT: 306px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL30NWEqZEI/AAAAAAAAAeE/t__ZmplPyW4/s400/images.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Thomas’nın geliştirdiği bu tavır etrafını çevreleyen her şey için geçerlidir. Bu nedenle, Karanlık Thomas’nın daha ilk bölümlerinden itibaren, Thomas’nın yaşadığı bu özgün dünyaya adım atarız ve metnin bütünü boyunca bu dünyada geziniriz. Nesneler, kişiler ve olaylar Thomas’nın özgün bakış açısıyla algılama alanına düşerler. Bu durum, olgusala yönelik alternatif bir yaklaşım olarak ortaya çıkar: Bir insanın sergileyebileceği bütün ruh halleri aynı anda bedeninde yer edinmekte ve gizil olarak her an tekrarlanmaktadır; yürüme eylemi, bedeni ayakta tutan uzuvlarda gerçekleştirilen çeşitli işlemlerdir; insanın yaptığı her şey, kendisine eklemlenen ellerin yaşam biçimini oluşturur; kendisiyle özdeş ve durağan gibi görünen bir nesne, gerçekte sonsuz bir hızla değişmektedir: Anne, kendisi olmaktan vazgeçmeden durmadan değişir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Thomas’nın bizim dünyamız karşısındaki tutumu kimi zaman bir tür “yabancılaşma” örneği olarak görülebilir. Fakat bunun anonimleşme ya da kişisizleşme gibi bir anlamı yoktur. Burada, mutlak olmayan bir dünyanın yadsınmasıyla başlayan ve buradan çıkarak başka olasılıklara yönelen bir uzaklaşma söz konusudur. Thomas yerleşik algıdan uzaklaşmış ve çevresini sonsuz varyasyonları olan bir olasılık üzerinden algılamaya başlamıştır. Fakat niteliği ne olursa olsun, işleyiş kazanan bu olasılık dış evreni şu veya bu şekilde karşılar. Bu açıdan bakıldığında, Thomas’nın suyla kurduğu ilişki patafiziktir ve yukarıda sözü edilen yabancılaşma görüntüsü, okurun dünyasıyla Thomas’nın patafizik evreni arasında oluşan mesafenin bir ürünüdür. Okur serin bir denizde yüzerken, Thomas etrafında devinen yoklukta hareketsiz kalarak yol alır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;(&lt;em&gt;Daha önce Borges Defteri'nde yayımlanmıştır.)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-2967156477447759618?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/2967156477447759618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=2967156477447759618' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2967156477447759618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2967156477447759618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/10/karanlik-thomas-bir-okuma-denemesi.html' title='KARANLIK THOMAS üzerine'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TL3vtPmPYNI/AAAAAAAAAdc/92yKamKgzJ8/s72-c/blanch.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-8499670639710965849</id><published>2010-09-27T08:54:00.000-07:00</published><updated>2010-09-27T08:55:24.560-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TKC-Yhd94AI/AAAAAAAAAdM/j_HKPoWTILo/s1600/gidouille.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 276px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TKC-Yhd94AI/AAAAAAAAAdM/j_HKPoWTILo/s320/gidouille.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5521622471666425858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-8499670639710965849?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/8499670639710965849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=8499670639710965849' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/8499670639710965849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/8499670639710965849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/09/blog-post.html' title=''/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TKC-Yhd94AI/AAAAAAAAAdM/j_HKPoWTILo/s72-c/gidouille.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5979903673069793461</id><published>2010-08-31T13:38:00.000-07:00</published><updated>2010-08-31T14:04:42.597-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='büyük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korku'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kuzgun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kara'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gammaz yürek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kedi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='poe'/><title type='text'>POE’NUN BÜYÜK KORKUSU</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1qp0KNcvI/AAAAAAAAAcs/46wOPusVAbU/s1600/Edgar_Allan_Poe_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511678785580004082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 232px; CURSOR: hand; HEIGHT: 293px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1qp0KNcvI/AAAAAAAAAcs/46wOPusVAbU/s320/Edgar_Allan_Poe_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Edebi metinler son tahlilde kurgusal birer yaratımdır, ancak her kurguda gerçekliğin izini sürmek mümkündür. Yazar üretirken bu gerçeklikten kaçamaz. Zira, bir metni oluşturan her unsur, kurgusal olmanın ötesinde onu oluşturan kişinin zihinsel evreninin gerçek birer parçasıdırlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Edgar Allan Poe’nun gerçek ve düşünsel yaşantısı bu konuda çarpıcı bir örnek teşkil eder. Onun yazdığı ürkütücü ve tedirgin edici öyküler, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında sürdüğü kısa yaşantının birer iz düşümü gibidir. Poe kendi korkularının yazarıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Henüz küçük bir çocukken babası tarafından terk edilen Poe kısa bir süre sonra annesini yitirdiğinde yapayalnız kalır. Poe hayatı boyunca bundan babasını sorumlu tutacaktır. Yıllar sonra yazdığı Kara Kedi adlı öyküde bunun etkisini görürüz. Öyküde anlatıcının nefret duygusunun hedefinde olan, hayatından ve aklından çıkarıp yok etmeye çalıştığı kara kedi Poe’nun babasından başkası değildir. Kediye siyah rengini veren şey, Poe’nun babasını hiç tanımamış olmasındaki belirsizlik ve ona dair beslediği karanlık düşüncelerdir. Anlatıcının sokakta bulduğu ikinci kediyle, babasına dair düşüncelerini iyileştirmeye çalışır. Kedinin göğsündeki beyaz leke onun bu arzusuna işaret eder. Ancak karanlık bir imge olarak zihninde yaşattığı babasıyla barışması imkansızdır ve nefret duygusu kısa sürede başlangıçtaki iyi niyetin yerini alır. Beyaz leke zamanla bir ölüm imgesine dönüşür ve kara kedinin bedeninde ölüm bir kez daha hakim gelir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1rG5gUcjI/AAAAAAAAAc0/DabPapR_CEA/s1600/Tell-Tale-Heart--53231.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511679285231120946" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 224px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1rG5gUcjI/AAAAAAAAAc0/DabPapR_CEA/s320/Tell-Tale-Heart--53231.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Gammaz Yürek Poe’nun bir başka korkusunu anlatır. Poe’nun ölümünden kısa süre önce çektirdiği bir fotoğraftaki görüntü bu korkunun merkezinde yer alır. Poe kendi görüntüsünden rahatsızdır. Yüzünde ürküntü veren bir çirkinlik olduğuna inanır ve bu çirkinlik kendisiyle karşılaştığı her yerde kendini ele verir. Gammaz Yürek adlı öykünün arka planında yatan gerçekliğin temelinde bu duygu vardır. Poe, yakın bir ilişki kurduğu Sarah Helen Withman’a yazdığı bir mektupta “Kendimle baş başa kalmaktan korkuyorum” derken, bu duygusunu açığa vurur. Bununla birlikte, insanlarla birlikte olduğu anlarda bu rahatsız edici düşünceyi gizlemeye ve kendine güvenen bir kişi izlenimi vermeye çalışır. Gammaz Yürek’teki anlatıcının tavırlarında ve söylediklerinde bunu görmek mümkündür. Ancak derinlerde kök salan huzursuzluk gerçek hayatta olduğu gibi öyküde de kendini ele verir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;1948 tarihli söz konusu fotoğrafta, Poe’nun kendi görüntüsü karşısında duyduğu rahatsızlığın farklı boyutlarını görmek mümkündür. Geniş bir alın, düşük bir kaş ve tedirgin edici bakışlar farklı korkulara ve bunun sonucu olarak farklı anlatılara kaynaklık eder. Bazı zamanlar Poe, aynanın karşısına geçer ve kendi yüzünün yerinde başka bir yüz hayal eder. Hatta bazen, elleriyle yüzüne yeniden şekil vermeye çalışır. Geniş alın saçlarla kapatılır, düşük kaş el yordamıyla düzeltilir, göz altındaki torbalar giderilir, tedirgin edici bakışlar iyileştirilir. Ama hayaller son bulduğunda ya da kısa süreli bu terapiler etkisini yitirdiğinde, gerçek hayata ait görüntülerle baş başa kalınır yeniden. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Berenice adlı öyküde bu ruh halinin ve bu ritüel davranışların izlerini görürüz. Öyküdeki anlatıcının genç kızın bembeyaz ve düzgün dişlerine karşı duyduğu saplantılı arzu, güzel ve muntazam olana karşı duyulan gerçek arzunun bir yansımasıdır. Anlatıcının gözünde birer İdeye dönüşen Berenice’in güzel dişlerine sahip olma arzusu, ayna karşısında kurulan hayallerle örtüşür; el yordamıyla yapılan ritüel müdahaleler, Berenice’te anlatıcının giriştiği sıra dışı eylemde ifadesini bulur. Ve nihayetinde, hayaller ve ritüeller sona erdiğinde ortaya çıkan can sıkıcı görüntü, öykünün sonunda yaşanan ürkütücü gerçekle bütünleşir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1rWBBVXuI/AAAAAAAAAc8/DeTT2Yk7rxo/s1600/edgar_allan_poe_485215.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511679544946679522" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 189px; CURSOR: hand; HEIGHT: 205px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1rWBBVXuI/AAAAAAAAAc8/DeTT2Yk7rxo/s320/edgar_allan_poe_485215.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Poe’nun yaşamını ve kişiliğini oluşturan unsurlar onun yazdığı metinlere bulaşmıştır kaçınılmaz bir biçimde. Yazdıkları üzerinde yapılacak derin analizler onun başka korkularını açığa çıkaracaktır muhtemelen. Sözgelimi, kısa süren üniversite hayatı sırasında saplandığı kumar tutkusu, tedirgin edici başka anlatılara gebedir. Onun yazdığı metinler izlenerek, kahramanı Poe olan karanlık öyküler yazılabilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kuşkusuz Poe bu yolda yalnız değildir. Ancak o, birçok yönüyle olduğu gibi, bu alanda da başkalarına öncülük etmektedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(&lt;em&gt;Notos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır&lt;/em&gt;.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5979903673069793461?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5979903673069793461/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5979903673069793461' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5979903673069793461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5979903673069793461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/08/poenun-buyuk-korkusu.html' title='POE’NUN BÜYÜK KORKUSU'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TH1qp0KNcvI/AAAAAAAAAcs/46wOPusVAbU/s72-c/Edgar_Allan_Poe_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3273938593651218386</id><published>2010-08-01T02:36:00.000-07:00</published><updated>2011-03-26T10:02:46.174-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='acıklı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kaldırım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istanbul'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beyoğlu'/><title type='text'>Bir Kaldırım Taşının Acıklı Hikayesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TFVKPVl4jBI/AAAAAAAAAcc/b_Zo6eBeyJY/s1600/kaldrm_talar_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500384147257461778" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 159px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TFVKPVl4jBI/AAAAAAAAAcc/b_Zo6eBeyJY/s320/kaldrm_talar_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;BU ÖYKÜ &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#ffffcc;"&gt;"BAY HOW NE YAPMALI?"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALDIĞI İÇİN, BURADAKİ YAYININA SON VERİLMİŞTİR....&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3273938593651218386?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3273938593651218386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3273938593651218386' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3273938593651218386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3273938593651218386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/08/bir-kaldirim-tasinin-acikli-hikayesi.html' title='Bir Kaldırım Taşının Acıklı Hikayesi'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TFVKPVl4jBI/AAAAAAAAAcc/b_Zo6eBeyJY/s72-c/kaldrm_talar_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5679277910307436036</id><published>2010-07-20T05:11:00.000-07:00</published><updated>2011-03-26T10:02:25.825-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='marmara kazım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sarhoş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şarap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='moruk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ben'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='numan'/><title type='text'>KALBUR ZAMAN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TEWYTPo83GI/AAAAAAAAAbc/RfjwifxALWY/s1600/mmkaz%C4%B1m.PNG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5495966376658787426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 290px; CURSOR: hand; HEIGHT: 220px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TEWYTPo83GI/AAAAAAAAAbc/RfjwifxALWY/s320/mmkaz%C4%B1m.PNG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;BU ÖYKÜ &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#ffffcc;"&gt;"BAY HOW NE YAPMALI?"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALDIĞI İÇİN, BURADAKİ YAYININA SON VERİLMİŞTİR....&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5679277910307436036?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5679277910307436036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5679277910307436036' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5679277910307436036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5679277910307436036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/07/kalbur-zaman.html' title='KALBUR ZAMAN'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TEWYTPo83GI/AAAAAAAAAbc/RfjwifxALWY/s72-c/mmkaz%C4%B1m.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3064655921401353208</id><published>2010-07-14T05:24:00.000-07:00</published><updated>2010-07-14T07:54:56.624-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korku'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karanlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dev'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beden'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gerilim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='uzak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='değişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='katılık'/><title type='text'>BU YAZIYI OKUMAYIN!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD22voUBuzI/AAAAAAAAAZk/63L7eX3e50U/s1600/aaa.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 177px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD22voUBuzI/AAAAAAAAAZk/63L7eX3e50U/s320/aaa.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493748049853397810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Her zaman yapılan yer değiştir-melerden biri daha tamamlanmak üzereydi. İçinde bulunduğu boşluğu dolduran ve üzerinde taşıdığı katılık kendi dışındaki bir başka kütleyle karşılaşmış ve durmuştu sonunda. Karşısında görülen ve bir araya gelen küçük şekillerin oluşturduğu bütünün, üzerine yerleştiği zemini yok ettiğini fark etti. Tek kelimeyle şok geçiriyordu. Üzerinde taşıdığı katılık yazıyla birlikte ortadan kalkıvermişti bir anda. Ona orada olduğunu söyleyen hiçbir şey kalmamıştı. Hareket etmesi gerektiğini düşündü; bedenini ve uzuvlarını hareket ettirdi; böylece etrafında bulunan başka bedenlerle çarpışma ve hissedeceği katılıktan başlayarak yeniden çevresini kavrama olanağına sahip olabilirdi. Yaptığı hareket dirençle karşılaştı ve ilk hissettiği şey ağrı oldu. Böyle bir şeyi düşünmediği halde hissettiği için, kendisinin dışında buna neden olan bir şey olması gerektiğini düşündü. Hissettiği şey bir katılıktı, o halde kendisi de bir katılıktı; aksi taktirde çarpışma gerçekleşmeyecek ve hiçbir şey hissetmeyecekti. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); "&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD2274GSf1I/AAAAAAAAAZs/Btbjb7vJT70/s320/A_Facele.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493748260249173842" style="float: right; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; cursor: pointer; width: 270px; height: 182px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bir yere gitmesi gerektiğini, o anda o amaçla orada olduğunu hatırladı. İçinde bulunduğu hareketli mekandan çıktı ve yürümeye başladı. Ama tam olarak ne yaptığının farkında değildi. Az önce yaşadığı şeylerin etkisinden henüz kurtulamamıştı. Yürürken bir yandan ayaklarına bakıyor ve yaptığı hareketleri anlamaya çalışıyordu. Yürü-dükçe yer ayaklarının altından kayıyor ve adımları kendiliğinden yapılan hareketler gibi görünüyordu. Çevresini sarmalayan mekanda ilerlerken, karşısındaki şeyler önce ona yaklaşıyor, sonra yanından kayıp geçiyordu. Yürürken yaşadığı sarsıntıyla, etrafında oluşan görüntüler titriyor, şekiller uzayıp kısalıyor ve yerlerini yenilerine bırakıyordu. Etrafında bir takım şekillerden ve renklerden başka bir şey görmüyordu. Ayakları yere değiyordu ama az önce duyduğu tedirginlik yeniden beliriyor ve yerin katılığı yeterli gelmiyordu artık. Bu yüzden, yürürken bir yandan da etrafında gördüğü nesnelere dokunmaya ve yeniden hissetmeye çalışıyordu. Kısa süreli bir terapi halini almıştı bu durum ve belli aralıklarla tekrarlanıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD29qyUlXAI/AAAAAAAAAa0/gVYPRzOfHl8/s400/Hermetic.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493755663222135810" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 250px; height: 150px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;İçinde bulunduğu bu belirsizliklere rağmen, tuhaf bir biçimde, belli bir yönde yürüyor ve nereye gittiğini biliyormuş gibi bir izlenim veriyordu. Az sonra duyduğu bir sesle irkildi ve anlayamadığı bir biçimde karşıdan gelen birinin kendisine doğru yöneldiğini fark etti. Bir an durakladı. Düzgün çizgileri olan bu renkli yüz kendisine yaklaşıp kucaklamaya çalıştığında yaşadığı sarsıntı ve duyduğu katılık hissiyle yeniden kendine geldi. Çarpışma o kadar şiddetliydi ki, az öncesine kadar yaşadığı şeylerin ektisinden bir anda kurtuluvermişti sanki. Karşısındaki kişiyi tanıyordu ve onu görmek için gelmişti oraya, yoksa yapılan bütün bu hareketlerin hiçbir anlamı kalmıyordu. Uzun süredir karşılaşmamış olmalılardı, çarpışmanın şiddetinden ve yapılan hareketlerin karmaşıklığından bunu anlayabiliyordu. Sabit bir alan bulmaları gerekiyordu şimdi. Birlikte yürümeye başladılar. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); "&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD23qOxOYSI/AAAAAAAAAaE/VBq9rRWzmKg/s400/Terminal_Inte.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493749056608821538" style="float: right; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; cursor: pointer; width: 103px; height: 500px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Büyük bir yapının önüne gelip durdular. Yüksek ve hareketli erimiş bir kum yığınını elleriyle iterek ikiye ayırdılar. Yapının içinde ilerlemeye başladılar. Az sonra hareketlerini sonlandırıp zemine doğru yaklaştılar; bedenleri dirençle karşılaştı, fakat bu direnç onları dengede tutmaya başlamıştı, uzun süre bu şekilde durabilirlerdi artık. Ona gelince, bedeni giderek hafiflemeye başlamıştı ve algılayabildiği neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Yeni bir terapiye ihtiyacı vardı. Üzerinde durduğu bloktan dışarıya doğru uzanan katı bir kütleye dokundu ve hissettiği bu soğuk temas onu bir an kendine getirdi. Etrafını çevreleyen çeşitli biçimlerdeki derinlik ve yoğunluklar yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Bir an, her şeyin tekrar yerli yerine oturmaya başladığını hissetti. Gözlerinin önüne gelen görüntüler belli bir anlam kazanıyordu giderek. Şekiller ve renkler bir şeylere ait olduğunu hissettirmeye başlamıştı. Hatta bir süredir duyduğu seslerin aslında kendisine yöneldiğini fark etti. Karşısındaki kişi kendisiyle konuşuyordu. Duyduğu sesler giderek anlam kazanmaya başladı ve belli belirsiz karşılık vermeye çalıştı. Bir yandan da etrafında olup bitenleri izliyordu. Yeniden alışmaya çalışıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;O sırada, belli bir mesafeyle yakınında oturanlardan biri dikkatini çekmişti. Düzgün bir yüzü ve renkli saçları vardı. Uzun süre gözlerini ayıramadı ondan. Bir süre sonra, yüz kısalıp uzamaya ve renkler birbirine karışmaya başladı birden. Önlerindeki masa yer çekimine daha fazla dayanamayıp önlerinden kayıp gitmişti. Tepelerden yuvarlanan kayalar üzerlerine düşmeye başlıyor ve etraftakiler korkuyla kaçışmaya çalışıyordu. Biraz ilerde yeşil yüzlü bir adam yıkılmış duvar resimlerinin altında kalmış ve kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Uzaklardan, çok uzaklardan, ne olduğunu anlayamadığı bazı tuhaf varlıklar belli belirsiz hareketler yapıyor ve ağızlarından çıkan titreşimler havayı dolduruyordu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD26-Fy3HOI/AAAAAAAAAac/-CC0l6g_7dM/s400/oz5.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493752696332033250" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 236px; height: 243px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Korku ve gerilim içindeydi; oradan uzaklaşıp kurtulması gerektiğini düşündü. Yanındakini izlemeye ve onunla birlikte ilerlemeye başladı. Birbirine karışan yüzler ve renkler hızla altlarından kayıyor ve etrafını çevreleyen karanlıktan tuhaf uğultular yükseliyordu. Yürürken önlerinden geçen siyah kediler geceyi büsbütün karartıyor ve karanlık gözlerini kamaştırıyordu. Giderek hızlanı-yorlardı ve karşıdan gelen uzun beyaz çizgiler hızla yanlarından geçiyor, karanlıkta kayboluyordu. Bu koyu maddeye saplanıp kalan kütleler etrafını çökerterek derinliklere doğru sürüklüyorlardı. Giderek bu ağırlığın etkisinde kalıyor ve içinde oldukları boşluğun kontrolünü kaybediyorlardı. Az sonra, her şey bir anda durdu ve boşlukta asılı kaldılar. Ama ne olduğu ve nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu onun. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:2.5pt;text-align:justify;line-height: 150%;mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Şiddetli bir karanlık her yeri dolduruyordu. Üzerindeki ağırlık yok olmuştu. Bedenini hareket ettirmek istedi, böylece belli bir dirençle karşılaşabilir ya da en azından kendi katılığını hissedebilirdi. Ama hiçbir şey hissetmiyordu artık. Katılık son bulmuştu. Bakıyordu, ama hiçbir şey göremiyordu. Karanlığın bir madde olabileceğini düşündü. Ama bu maddeye dokunabilecek herhangi bir uzvu olmadığından, bunu doğrulayabilmesi imkansızdı. Bakan ama hiçbir şey göremeyen bir çift gözden ibaretti artık. Katılık olmadığı için zaman duygusunu da yitirmişti. Birden karanlığın içinden uğultular yükselmeye başladı. Artık gözleri de giderek ağırlaşıyor, karanlığa karışıp yok oluyordu Uzaklarda, çok uzaklarda, bir şey sarsılarak uyanmaya başlıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:&amp;quot;Times New Roman TUR&amp;quot;;mso-bidi-Times New Roman TUR&amp;quot;font-family:&amp;quot;;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" line-height: normal; color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="-webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="-webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD297JGEl9I/AAAAAAAAAa8/el7lnXwcHQo/s400/human_desire2_by_joejitti.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493755944213190610" style="display: block; margin-top: 0px; margin-right: auto; margin-bottom: 10px; margin-left: auto; text-align: center; cursor: pointer; width: 470px; height: 90px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3064655921401353208?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3064655921401353208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3064655921401353208' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3064655921401353208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3064655921401353208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/07/bu-yaziyi-okumayin.html' title='BU YAZIYI OKUMAYIN!'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TD22voUBuzI/AAAAAAAAAZk/63L7eX3e50U/s72-c/aaa.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-2581109187612739563</id><published>2010-07-11T04:24:00.000-07:00</published><updated>2010-07-11T04:32:03.977-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sözcelem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evren'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='x'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='proton'/><title type='text'>SÖZCELEM POTANSİYELLERİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDmrrWI5p3I/AAAAAAAAAZc/VbJgXNEc7k4/s1600/sysdiscours.PNG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 259px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDmrrWI5p3I/AAAAAAAAAZc/VbJgXNEc7k4/s320/sysdiscours.PNG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492609981720668018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style=""&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#551A8B;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;u&gt;&lt;br /&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Gökyüzüne karşılık gelen bir gezegende, i, n, s, a ve n’lerden oluşan bütün varlıklar, yaklaşık yüz proton devrine denk düşen her bir zaman diliminde, evrende varolabilecek bütün titreşimsel parçacıkları teklik kombinasyonları halinde bir araya getirerek ve bu şekilde oluşturulan her birimi çokluk dizileri halinde sıralayarak her an söylenebilecek her şeyi gizil olarak seslendirmektedirler. Bütün bu süreç, söz konusu çokluk dizileri potansiyel olmaya son verip efektif hale gelecek şekilde yeniden üretildiğinde, anlam-birimsel bir bütün oluşmakta ve böylelikle konuşmama eylemi artık son bulmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Bir başka ifadeyle, söz konusu yaşam alanında varolan söz konusu varlıklar, dirimsellik durumlarına denk düşen her X proton-saniyede, patafizik bakış açısına göre, muhtemel bütün sözcelemleri oluşturmaktadırlar ve bu omni-sözcelem anında X özne tarafından efektif bir zaman-mekan durumunda seçilmiş her bir semantik birim dış evrene konuşma eylemi olarak yansımaktadır. Dolayısıyla X öznenin yaptığı tek şey, potansiyel olarak üretilen bütün sözcelemler arasından kendi gerekliliğine uygun bir seçim yaparak X sözcelemi efektif hale getirmektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-2581109187612739563?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/2581109187612739563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=2581109187612739563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2581109187612739563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2581109187612739563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/07/sozcelem-potansiyelleri.html' title='SÖZCELEM POTANSİYELLERİ'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDmrrWI5p3I/AAAAAAAAAZc/VbJgXNEc7k4/s72-c/sysdiscours.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3781756148395839780</id><published>2010-07-10T03:40:00.000-07:00</published><updated>2011-03-26T10:54:45.750-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ferhat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tristan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mecnun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patafizik'/><title type='text'>PATAFİZİK AŞK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDhUkPQQ3EI/AAAAAAAAAYc/Y4LiO_q3WPI/s1600/adszow6.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492232727125089346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 215px; CURSOR: hand; HEIGHT: 251px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDhUkPQQ3EI/AAAAAAAAAYc/Y4LiO_q3WPI/s320/adszow6.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;BU ÖYKÜ &lt;span style="font-size:180%;color:#ffffcc;"&gt;&lt;strong&gt;"BAY HOW NE YAPMALI?"&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALDIĞI İÇİN, BURADAKİ YAYININA SON VERİLMİŞTİR....&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3781756148395839780?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3781756148395839780/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3781756148395839780' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3781756148395839780'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3781756148395839780'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/07/patafizik-ask.html' title='PATAFİZİK AŞK'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TDhUkPQQ3EI/AAAAAAAAAYc/Y4LiO_q3WPI/s72-c/adszow6.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5866651357939751029</id><published>2010-07-02T05:30:00.000-07:00</published><updated>2010-08-31T14:04:26.944-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cellat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yumak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patafizik'/><title type='text'>EN ŞİNUA Kİ İNYOR TU</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.masterworksfineart.com/inventory/rouault/prev_rouault2941.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 304px" alt="" src="http://www.masterworksfineart.com/inventory/rouault/prev_rouault2941.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;Zamanın ötesinden sarkan bir gündü; aydınlıkla boğuşan bir karanlık bitmeye başlıyordu. Sayısız çocuk ölüsü yaşında bir adam, yüzünde işlenmiş ipeksi bir karaltıyla adımlıyordu. Eritilmiş demirden icat keskin bir kütle elinde giderek ağırlaşırken, serin bir iklimde kuşlar sonbahara hazırlanıyordu. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;Müstakbel ölülerden oluşan bir kalabalığı yararak ilerledi adam; evvel zaman ağaçlarından arta kalan kanlı bir platformda attı son adımlarını. Yüzü korkuyla yıkanmış küçük bir insan duruyordu karşısında. Bir gün akşam olurken, isimsiz bir yıldız uzaklarda son kez parlarken, buğdaydan bozma sarı sıcak bir yumağa uzanan elleri yüzünden, şimdi ayrılacaktı başı gövdesinden. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;Elleriyle kalabalığa emretti adam; sessizlikle ferahladı gökyüzü. Sonsuzluğa uzanan kısacık bir anda hapsedildi zaman: Adsız bir ülkede çocuğunu emzirdi bir anne; uzak coğrafyalarda derilerini değiştirdi yılanlar; umuda yolculuk ederken sırtından vuruldu bir kaçak; Amazon’da yaşlı bir ağaç kederinden yıkıldı yavaş yavaş. Ve ölümüne ağlayan bir şair ayrılırken bu dünyadan, bembeyaz bir zemine harflerle yansıyan yaşamama hükmü, keskin bir ağızla saplandı boynuna küçük insanın. Kalbinden akan kızıl sular karıştı toprağa ve gözlerinde donup kaldı tüm eşya. Yaşamaktan gelen elleri hiçbir şey hissetmeyecekti artık.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;Hiçliğe karışan tüm diğer şeylerle birlikte yok olup gitti küçük insan. Zamanın ötesine uzanan bir sabah başladı ölmeye ve yüzyıllar sonra ölmeye devam ediyor hâlâ. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 28.15pt 0pt 27pt; TEXT-INDENT: 27pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;(&lt;em&gt;Notos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır&lt;/em&gt;.)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5866651357939751029?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5866651357939751029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5866651357939751029' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5866651357939751029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5866651357939751029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/07/en-sinua-ki-inyor-tu.html' title='EN ŞİNUA Kİ İNYOR TU'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5764040317066086315</id><published>2010-06-05T14:28:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T13:46:08.293-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sarmaşık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><title type='text'>SARMAŞIKLAR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TArQdAZej_I/AAAAAAAAATo/yyxcqAS7kQE/s1600/lierre4.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 170px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TArQdAZej_I/AAAAAAAAATo/yyxcqAS7kQE/s320/lierre4.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5479421093391273970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#0000EE;"&gt;&lt;u&gt;&lt;br /&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#551A8B;"&gt;&lt;u&gt;&lt;br /&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#551A8B;"&gt;&lt;u&gt;&lt;br /&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sütlü kokan mavi dişler&lt;/div&gt;&lt;div&gt;parlak bıyık altı düşleri&lt;br /&gt;ve kimseye çarpmadan&lt;br /&gt;dönen ışığın duyduğu hüzün&lt;br /&gt;mısralardaki yerlerini alıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devşirme akıl oyunları&lt;br /&gt;kısalıp uzanan bozuk kafalar&lt;br /&gt;manyetik ruh isyanları&lt;br /&gt;kedilere sarılan kış uykuları&lt;br /&gt;ve çatılardan akan uğultularla&lt;br /&gt;iç denizlerde yaşanan maceralar&lt;br /&gt;birbiri ardına sürükleniyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakıma muhtaç fiil durumları&lt;br /&gt;maskülen eğilimli kadın türevleri&lt;br /&gt;alınlara yapışan terliksi çalışmalar&lt;br /&gt;madde boylarında dolaşan uzuv hikayeleri&lt;br /&gt;başkalaşan kuzey ışıkları&lt;br /&gt;manevi makamlara borçlanan izdivaçlar&lt;br /&gt;küresel eylem tasavvurları&lt;br /&gt;ve örtülü düşsel manevralar&lt;br /&gt;kapı deliklerinden bakan libidolar&lt;br /&gt;baskın küçük harf açılımları&lt;br /&gt;kuşların kanatlarına asılan siesta mahkumları&lt;br /&gt;sarıdan ölen organ çağrışımları&lt;br /&gt;ve dokuzluk tevatür hikayeler&lt;br /&gt;kıvrımlar halinde yayılıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç durmadan uzayan yılanların&lt;br /&gt;başka coğrafyalarda sürünen ayakları&lt;br /&gt;kırmızı köpük sarmallara adanan suçlar&lt;br /&gt;sarsılarak büyüyen yağlı sandalyeler&lt;br /&gt;sokaklarda aç kalan anlatım özneleri&lt;br /&gt;ve sanat salonlarında gezinen krikraklar&lt;br /&gt;düşünen kadınların boyunlarına sarılan İsa modülleri&lt;br /&gt;sigara dumanından mürekkep tragedyalar&lt;br /&gt;geyşaların çığlıklarına yatırılan organlar&lt;br /&gt;mösyö Dupont’nun bıyıklarından sarkan çocuklar&lt;br /&gt;ve duvarlardan çalınan yıkıntı tasvirleri&lt;br /&gt;giderek akıllanan delilik övgüleri&lt;br /&gt;sarmaşıklara adanan iyelik ekleriyle&lt;br /&gt;yerleşik yapısal düzenekler&lt;br /&gt;ve kızarmış sardunya çiçeklerinin&lt;br /&gt;iç içe geçen Termidor zamanlarından kalma&lt;br /&gt;sarı sıcak alevler çıkaran renkleriyle&lt;br /&gt;sıra dışı evlilikler yapan sözcükler dolaşıyor ortalıkta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum giderek karmaşıklaşıyor ve&lt;br /&gt;olmayacak anlarda ortalıkta gezinen semantik hastalıklar&lt;br /&gt;birbiri ardına sıralanırken burada&lt;br /&gt;sinirlerden dönen yanlış sinyaller&lt;br /&gt;kötücül alışkanlıklar olarak dökülüyor parmaklarımdan&lt;br /&gt;bambaşka bir uzam tasarımı yapılırken bir yandan&lt;br /&gt;hafızanın derinliklerinden çıkan ihtiyarlar&lt;br /&gt;mancınıklardan fırlayan taşlar gibi çarpıyor&lt;br /&gt;ve kırılan zaman parçacıklarıyla birlikte&lt;br /&gt;uzayıp kısalan hatlar halinde yansıyor sayfalara…&lt;br /&gt;Buradan hiçbir anlam çıkmayacak dedi adam&lt;br /&gt;burada yok çünkü tasarlanan anlam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2546&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5764040317066086315?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5764040317066086315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5764040317066086315' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5764040317066086315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5764040317066086315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/06/sarmasiklar.html' title='SARMAŞIKLAR'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/TArQdAZej_I/AAAAAAAAATo/yyxcqAS7kQE/s72-c/lierre4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5696880814298630721</id><published>2010-01-27T06:34:00.000-08:00</published><updated>2010-01-27T06:45:53.350-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='borges'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='olasılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sembolik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='defter'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ben'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oteki'/><title type='text'>ÖTEKİ DENEYİMİ OLARAK EDEBİYAT</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/S2BRmyMQb4I/AAAAAAAAATA/rQ1SCIlx_3g/s1600-h/001.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 306px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/S2BRmyMQb4I/AAAAAAAAATA/rQ1SCIlx_3g/s320/001.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431430877358878594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(153, 153, 153); line-height: 16px; "&gt;&lt;a href="http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_01_01_archive.html#3787450646373894664"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Sanatsal bir etkinlik olarak edebiyat, ben ve öteki arasında bir geçişim sistemi şeklinde tanım-lanabilir. Bu sistem, bir metinde sembolik bir devinim sergileyen ötekide barınan bir olasılık üzerinden kendini var eder. Bu süreçte, bir okur olarak ben, edebi etkinliği koşullandıran, bu etkinliği karşılayan, anlamlandıran, yazma eylemini edebiyata ve yazı yazan kişiyi yazara dönüştüren bir etken olarak ortaya çıkar. Ben, öteki üzerinden metne yansır ve okuma eylemiyle bu yansımayı keşfetmeye çalışan bir okura dönüşür...  Devamı Borges Defteri'nde...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5696880814298630721?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5696880814298630721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5696880814298630721' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5696880814298630721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5696880814298630721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2010/01/oteki-deneyimi-olarak-edebiyat.html' title='ÖTEKİ DENEYİMİ OLARAK EDEBİYAT'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/S2BRmyMQb4I/AAAAAAAAATA/rQ1SCIlx_3g/s72-c/001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-7640440967995076403</id><published>2009-04-22T11:39:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T15:48:30.973-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kızıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yüzey'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='renk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bakır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kehanet'/><title type='text'>Adiyum</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Sez2kAqUgTI/AAAAAAAAAPQ/7i7YueDNrRE/s1600-h/tal-coat-pierre-suspe.jpg"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Sez2kAqUgTI/AAAAAAAAAPQ/7i7YueDNrRE/s200/tal-coat-pierre-suspe.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326903557785682226" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 200px; height: 161px; " /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: right; "&gt;Yüreğen bir semaya dolunca&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt; terkiler, kızıl tuşlar aşelemde bakışmışlar. Otomobil diplerinde seyre&lt;/span&gt;lmiş bir rivayettir bu.&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Del&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;i&lt;/span&gt;dir bu, aklını pro&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;testo eder&lt;/span&gt;. Küvey denizleri hışırdar, suvarin söylev verir yavru &lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;tazu&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;ylara. Yazlar&lt;/span&gt; birbi&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;rine karışır; rengarenk başlıklı yazlar. Komaru meydandadır artık. T&lt;/span&gt;linkit yöresinde deniz kabuklarına ağıtlar yakılır. Yaratıcı bir kuş dikte &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold; "&gt;olurken sert sessizlerle, yüce Bakır&lt;/span&gt; kalıba alır toy fi&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;yet&lt;/span&gt;leri. Kûnarun'da yeliş bir koyak inşa edilir. Açık sözl&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;er icattır bu&lt;/span&gt;rda; güzele kötülük edilir bu yolla. Seyaha taşlanırken simsiyah bir tassavvur, demirler pembu ol&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;ur Kûnarun&lt;/span&gt;'da.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right; "&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Sez24G9DiUI/AAAAAAAAAPY/zVQbzD1WYJU/s200/2576639972_cc102eec57.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326903903072258370" style="float: right; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; cursor: pointer; width: 168px; height: 200px; " /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;Burası Kaniya ülkes&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;idir geniş ormanlar ortasında; volkan ağızlarında&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;erratum&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; oynanır &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold; "&gt;insan&lt;/span&gt; evinde; toprak Ardıcı &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;civarları sonsuz bir bakış&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;, böyle gözlerle bakan b&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;öyle bir yüzde. Keh&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;anetler su mayalar ve kahır defterleri tevazu biçer kwakiutl tanrılarına. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;Tama men olunur hayattan uzak. Sabah&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt; sorulur kurşun tenhalarında tüylerin; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Taruhan&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; seyre&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;dalarken kutsu teğelleri, bı&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;çaklardan dirilen körelmiş sanrılar sarma&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;şdolaştır düşyüze&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;yle&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold; "&gt;rind&lt;/span&gt;e. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Yüzeyler karanlığa tepkidir derin iç denizlerde ve tera şeff&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;aflık olur sa&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;ygın sularda&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;İşte o z&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;aman, görü bir yazı oluverir bu dü&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;nyada. Bu ev eklenince kritüre vesiz, &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;suma katar üzerleri&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;ne bu sözlerin. Bu &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;yüzdendir&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; t&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;üm bu&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; verbum diyukari&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;yum&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Sez2SJB5c0I/AAAAAAAAAPI/cdSMagPpkVQ/s320/2578257389_fa4b69bc73.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326903250794410818" style="display: block; margin-top: 0px; margin-right: auto; margin-bottom: 10px; margin-left: auto; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 105px; " /&gt;&lt;div style="text-align: right; "&gt;    &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-7640440967995076403?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/7640440967995076403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=7640440967995076403' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/7640440967995076403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/7640440967995076403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2009/04/degisim.html' title='Adiyum'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Sez2kAqUgTI/AAAAAAAAAPQ/7i7YueDNrRE/s72-c/tal-coat-pierre-suspe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-3705340816608217878</id><published>2009-04-20T14:25:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T16:00:45.488-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='borges'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ayrılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='değişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><title type='text'>Değişim</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="font-family:Georgia, Utopia, 'Palatino Linotype', Palatino, serif;color:#FFFFFF;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="  color: rgb(238, 238, 238); line-height: 18px; font-family:Arial, Tahoma, Helvetica, FreeSans, sans-serif;font-size:13px;"&gt;&lt;div class="post-header" style="line-height: 1.6; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; "&gt;&lt;div class="post-header-line-1"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="post-body entry-content" style="width: 506px; position: relative; line-height: 1.4; "&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Se9wggWt2mI/AAAAAAAAAQY/hHgN0EG5SWo/s1600-h/victor_hugo-octopus_with_the_initials_V_H.jpg" style="text-decoration: none; "&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Se9wggWt2mI/AAAAAAAAAQY/hHgN0EG5SWo/s200/victor_hugo-octopus_with_the_initials_V_H.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327600587945925218" style="text-align: center;border-top-style: solid; border-right-style: solid; border-bottom-style: solid; border-left-style: solid; border-width: initial; border-color: initial; position: relative; padding-top: 8px; padding-right: 8px; padding-bottom: 8px; padding-left: 8px; background-image: initial; background-attachment: initial; background-origin: initial; background-clip: initial; background-color: rgb(34, 34, 34); border-top-width: 1px; border-right-width: 1px; border-bottom-width: 1px; border-left-width: 1px; border-top-color: rgb(144, 63, 14); border-right-color: rgb(144, 63, 14); border-bottom-color: rgb(144, 63, 14); border-left-color: rgb(144, 63, 14); -webkit-box-shadow: rgba(0, 0, 0, 0.183594) 0px 0px 0px; border-top-left-radius: 0px 0px; border-top-right-radius: 0px 0px; border-bottom-right-radius: 0px 0px; border-bottom-left-radius: 0px 0px; float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 140px; height: 200px; " /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(238, 238, 238); "&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(238, 238, 238); "&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color: rgb(255, 255, 255); line-height: 22px;  font-size:medium;"&gt;Fular zaman panelinde, yaşam kaydı italik listelere yansımıştır. Oluşturulan önizlemeler seçenek taslaklarıyla gösterilir. Yazı türleri arasında sonbahar derin bir platform oluşturur. Başlangıç anında düşünce otomatik olarak geri döner. Yayımlama süreci konumlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Kayıtlara yönelik yanlış bilgiler yakın geçmişte ortaya konmuştur. Borges tarzı arınmalar kahramanca bir umutsuzluk olarak bilinir. Rüzgarın ıslığa, küllerin yokluğa dönüştüğü andır bu. Yitik sözler gitmek ve kalmak arasında bir yerdedir daima. Kışkırtılmış bir kalp yalnızlıklar ülkesinde bir Şahmeran gibi yansır aynalara. Anılar olarak bilinen yerleşim tasarıları kör bir uykudur gerçekte. Burada her türlü yorum denetim dışıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Se9wLXSm75I/AAAAAAAAAQQ/BIGgYrNawik/s200/Arnold+Boecklin2.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327600224735522706" style="text-align: justify;padding-top: 8px; padding-right: 8px; padding-bottom: 8px; padding-left: 8px; background-image: initial; background-attachment: initial; background-origin: initial; background-clip: initial; background-color: rgb(34, 34, 34); border-top-width: 1px; border-right-width: 1px; border-bottom-width: 1px; border-left-width: 1px; border-top-style: solid; border-right-style: solid; border-bottom-style: solid; border-left-style: solid; border-top-color: rgb(144, 63, 14); border-right-color: rgb(144, 63, 14); border-bottom-color: rgb(144, 63, 14); border-left-color: rgb(144, 63, 14); -webkit-box-shadow: rgba(0, 0, 0, 0.195313) 0px 0px 0px; border-top-left-radius: 0px 0px; border-top-right-radius: 0px 0px; border-bottom-right-radius: 0px 0px; border-bottom-left-radius: 0px 0px; float: right; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; cursor: pointer; width: 200px; height: 142px; " /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Ayrılık unutuşun başlangıcıdır. Ezberlenecek birşey kalmamıştır geriye. İleri düzeyde can sıkıcı karşılıksız fotoğraflar yapraklar gibi dökülür. Bir deniz bulmak, bir kenti terk etmektir; ayrılık bu keşifle başlar. Beklenen ışık, yağmur altında belli belirsiz görülen soluk bir düş gibidir. Eski hüzünler kötüye işarettir; bilinmeyen yönler uzak kasabalara sığınmakla eş anlamlıdır. Kanayan bir yara ezberlenmiş sözlerden öteye gitmez. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Se9vkBbEccI/AAAAAAAAAQI/smjD4MUiv7k/s200/cyoc_2_2_2.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327599548850532802" style="text-align: justify;padding-top: 8px; padding-right: 8px; padding-bottom: 8px; padding-left: 8px; background-image: initial; background-attachment: initial; background-origin: initial; background-clip: initial; background-color: rgb(34, 34, 34); border-top-width: 1px; border-right-width: 1px; border-bottom-width: 1px; border-left-width: 1px; border-top-style: solid; border-right-style: solid; border-bottom-style: solid; border-left-style: solid; border-top-color: rgb(144, 63, 14); border-right-color: rgb(144, 63, 14); border-bottom-color: rgb(144, 63, 14); border-left-color: rgb(144, 63, 14); -webkit-box-shadow: rgba(0, 0, 0, 0.195313) 0px 0px 0px; border-top-left-radius: 0px 0px; border-top-right-radius: 0px 0px; border-bottom-right-radius: 0px 0px; border-bottom-left-radius: 0px 0px; float: right; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; cursor: pointer; width: 126px; height: 200px; " /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Kaçmak boşluğu içinde duyumsamaktır. Evreni unutmak yanlız kalmaktan daha kolaydır artık. Sönmüş yıldızlar kaybolur; binlerce yıllık bir kayıptır bu. Yedinci renge bürünen düşler tek bir şeye işaret eder. Yaşıyorsun; ve şimdi de ölümü ezberlemeye çalışıyorsun, ona tutunmaya, anlamaya. Ölüm yeni bir dünyaya düşmektir; yeni bir zaman başlar; sıcaklığı hissedilir tazeliğin. Eşsiz kokulu çiçekler resmedilir zihinlere. Mevsimler boyu anlatırsın artık, saatler yardımcın olur. Anlatırsın, gecikmiş bir telaşla...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="clear: both; "&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="post-footer" style="line-height: 1.6; margin-top: 1.5em; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-3705340816608217878?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/3705340816608217878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=3705340816608217878' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3705340816608217878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/3705340816608217878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2009/04/adiyum.html' title='Değişim'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/Se9wggWt2mI/AAAAAAAAAQY/hHgN0EG5SWo/s72-c/victor_hugo-octopus_with_the_initials_V_H.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-8663454217312628701</id><published>2009-04-19T15:05:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T15:41:58.168-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='uyak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şekil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='varlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sartre'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='renk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sayı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ifade'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kafiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilgi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='camus'/><title type='text'>Ymkane</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SeuoUo4_IqI/AAAAAAAAAOo/-ahTrAVO99Q/s1600-h/pataMAN.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SeuoUo4_IqI/AAAAAAAAAOo/-ahTrAVO99Q/s320/pataMAN.gif" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326536056823030434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yetmiş dört bin beş yüz altmış yedi +/-. Bu sayının yaşadığımız dünyada bir anlamı yok; anlamı olmadığı için bu dünyada yaşamaya devam ediyoruz; buradaki varlığımız başka olasılıkların yokluğu sayesindedir; sayının gerçek-dışılığı bizi bu dünyaya mahkum eder; su olmayan birşeyin hidrojen ve oksijen bileşimi olmayan birşeyden üretildiği bir ortamda bizim için varolan yokluk kendini gerçekleştirir. Böyle bir boyuta geçtiğimizde, varlığımız bu geçişle birlikte ortadan kalkar; zira sayının kendini mevcut ve anlamlı kıldığı ortamı algılayamayız. Renkler ve şekiller görüntü ve yoğunluk faktörleri olarak geçersiz hale gelirler; görüntü başka araçlar üzerinden kendini var eder; buradaki araç tanımlaması varsayımdaki uzamın niteliği açısından paradoksaldır; ancak gerçekleşimi ifade edebilmemiz için, bu dünyada oluşturulmuş algılama biçimleri üzerinden hareket etmemiz gerekir; aksi taktirde buradaki varlığın geçersizleşmesi ve yokluğun varlık statüsüne geçmesi durumu bizler için algılanması ve kavranılması imkansız hale gelir ve sayı konusunda tam bir bilinmezlikle karşı karşıya kalırız; dahası, böyle bir bilinmezlik bizim algı alanımızda gerçekleşmeyeceği için bizler yokluk ve varlık olasılıkları karşısında etkisiz hale gelir ve sonsuza dek statik olarak kalırız. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-8663454217312628701?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/8663454217312628701/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=8663454217312628701' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/8663454217312628701'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/8663454217312628701'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2009/04/ymkane.html' title='Ymkane'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SeuoUo4_IqI/AAAAAAAAAOo/-ahTrAVO99Q/s72-c/pataMAN.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-4412472774892532028</id><published>2008-09-07T09:39:00.000-07:00</published><updated>2009-01-27T10:21:24.048-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oksijen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kuzu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çiçek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kuş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kirpik'/><title type='text'>KUZU (Şiir)</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kuzu/"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5243321936533532242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="129" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SMQFhV4YLlI/AAAAAAAAAGU/4TfRoVlxa5I/s200/54_l.jpg" width="130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben seni nasıl biliyorum, biliyorsun,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;kocaman bir tekliksin sen bak söylüyorum,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;aklıma gelince nasıl oluyorum ellerim bilir,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;sevinçlerim çıkıp geliyor bir sürü oluyorlar,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;içimde bir elma ikiye bölünüyor kırmızı,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;koşuşturup duruyor oksijenlerim çoğalıyor,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;bir kadın göğsümde büyüdükçe büyüyor,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;kalbim gerilerden geliyor kulaklarıma…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ben seni böyle bilmezdim&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ben kendimi hiç bilmezdim…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi bunları yazıyorum ya ben yazmıyorum,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;aklım başıma dikilmiş yaz diyor yazıyorum,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;birden ona sen geliyorsun ya hep öyle oluyor,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;çiçekler kuşlar diyor havada diyor uçuyor diyor,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ama diyorum fakat diyorum zira diyorum,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;kirpiklerime laf dinletemiyorum... &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özcan Doğan / 2007 &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-4412472774892532028?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/4412472774892532028/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=4412472774892532028' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/4412472774892532028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/4412472774892532028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2008/09/blog-post.html' title='KUZU (Şiir)'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SMQFhV4YLlI/AAAAAAAAAGU/4TfRoVlxa5I/s72-c/54_l.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-2106571795357735412</id><published>2008-07-31T04:32:00.000-07:00</published><updated>2009-01-27T10:20:29.651-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teklik'/><title type='text'>TEKLİK - ÇOKLUK ve ZAMAN</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SX9QX9L57CI/AAAAAAAAAOM/DycLNusWWmA/s1600-h/teklik%26cokluk.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 242px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SX9QX9L57CI/AAAAAAAAAOM/DycLNusWWmA/s320/teklik%26cokluk.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5296040059302702114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Göz ve tin; Bunu insan alanına uygulayabilmek için zorunlu olarak tinden bahsedilir genellikle; tin denilen şeyi ortadan kaldırdığınızda görme olayı da ortadan kalkıyor; yani görme olayı bir önerme öznesi üretimi olamaz ama sübstansiyel olandan tamamen bağımsız olarak tinden bahsedilemez tabii ki, bunu söylemek bile gereksiz, görmenin görme olduğu önermesi bunu söyleme zorunluluğu bir paradoks aslında çünkü o zaman görmenin kendisinden bahsedilmemiş oluyor, gözden yayılan bakma eylemi bir şeyle karşılaşıyor ve o şey görülüyor ama görülüyor demek bu eylemi ifade etmiyor, yani eylemin kendisi değil önermesi oluyor bu ve bir önerme öznesiyle anlatım öznesinin kaçınılmaz olarak birleşmesiyle bilinebiliyor; ama bu ikisi de görme eylemiyle ilgili bir şey değil, görme eylemi karşısındakini yani görüleni pasifleştiriyor gibi, gören tarafından görülüyor karşısı ama görülen şey statik değil statik olabilmesi için teklikler boyutunda olmak gerekir, görme çokluğa yöneltilen bir şey, sonuçta varolmanın dışa-vurulma biçimidir çokluklar, ama çokluklar sınıflandırılırken önemli bir yanlış yapılıyor. yani çokluğun koşulları olarak uzam ve zamanın öne sürülmesi mantıksız, çokluğun veya tekliğin koşulları olarak zaman ve mekandan bahsedilmesi mantıklı görünmüyor.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:27.0pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:27.0pt"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Tekliklerin ve çoklukların dışında, yani çokluğa çokluk olarak baktığımızda mekandan ve zamandan bahsedemeyiz, her şey bir teklik ve çokluk durumuysa madem, mekan diye bir şey yok, zaman da yok, bunlar çokluğun koşulu olamaz, çünkü koşul dışsallığa işaret eder; oysa zaman ve mekan denilen şey yine çokluklardır; çoklukların dışında çokluğu var eden ya da çokluğun varolduğu ortam değildir; bir tek durumda zamandan ve mekandan bahsedebiliriz, sadece bir çokluğun diğer çokluklar karşısındaki konumu ya da konumlanışı olarak zamandan ve mekandan bahsedebiliriz, bunu söylediğimizde ise ikinci sıradaki çokluğu yani birincinin mekan ve zamansallığını oluşturan çokluğu dışarda bırakmış oluruz, ikincisini çokluklar olarak görmediğimiz andan itibaren belli bir çokluk için varolma koşulu olarak ya da varolduğu ortam olarak zaman ve mekandan bahsedebiliriz. Zaman ve mekan denilen şey yine tekliklerin yan yana bulunmasıyla meydana gelen çokluk durumlarının gözlem nesnesi olan başka bir çokluk için oluşturduğu bütündür; o halde zaman ve mekan aynı zamanda bir çokluklar toplamı oluyor; yani zaman ve mekanı oluşturan şey bizzat çokluklardır; zaman ve mekan çoklukların koşulu değildir; eğer öyle olsaydı, zaman ve mekan çokluklardan bağımsız olarak varolurdu, çokluklardan bağımsız olarak varolan (eğer böyle bir varlıktan bahsedilebilirse) zaman ve mekan ise genel olarak kabul edilen zaman ve mekandan farklı olurdu; bu statik bir zaman ve mekan olurdu; fakat varolmanın koşulu hareket olduğu için, dolayısıyla böyle bir zaman ve mekandan da bahsedilemez; ya da böyle bir boyutu insan zihni algılayamaz; çünkü algılanabilir bir şey değildir; başka bir şeydir, eğer bir şeyse tabii. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Sürekli çokluklardan bahsetmemin nedeniyse, algılanabilir olmanın koşulu olarak çokluğun bir teklikler kombinasyonu olmasıdır; elbette ki her şey teklik olarak vardır; sadece tek olan vardır; ama bu kendinde bir varlıktır ve insan bu varlığı algılayamaz. Bu sonsuz-küçüğe denk düşer ve en iyi ihtimalle yanılmıyorsam 10 üzeri eksi 20 ile ifade edilebilir ancak; bunun ötesi de var tabii; dolayısıyla tekli olanın algılanma koşulu çokluk olduğu için çokluklardan bahsediyorum; o halde her şey tekil olarak ama çokluklar halinde varlık alanına düşer; ancak bu koşulla bir gözlem nesnesi olur ya da dış dünya sadece bu şekilde varolabilir; aksi taktirde dış dünya saydamlaşır; belki de atmosferi dolduran hava buna en yakın durumu oluşturur; o yüzden çokluklar teorisinde ciddi sorunlar var bence; en kısa ifadeyle, çoklukların çoluk dışında zaman ve mekan diye koşulu yoktur. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Bizler dünyayı çokluklar olarak algılıyoruz; ama tekli olan başlangıcı oluşturduğu için aslında biz bir şey görmüyoruz ya da algılamıyoruz demek daha doğru olur; gördüğümüz şey aslında varolan şey değildir; aslında varolan şey tekli olan şey olduğu için ve biz bu tekli olanı sadece çokluklar üzerinden algıladığımız için ve dolayısıyla tekli olanın kendisini algılayamadığımız için gerçekte hiçbir şey görmüyoruz; yani gördüğümüz şey gördüğümüz şeyin kendisi değildir; o halde görmüyoruz; tekil olanı çokluklar üzerinden algıladığımız için yani aslında varolmayan bir şey algıladığımız için, görme eyleminde "tin"den bahsedilmesi mantıksızdır; çünkü zaten algılanan şey varolmayan bir biçim üzerinden algılanıyor; ancak varolmayan bir biçim olmakla birlikte algılanan şey belli bir biçim içinde algılanıyor; bu somut bir biçimdir; tekliklerden kompoze bir çokluktur; algılanamayan teklikler bu çokluk üzerinden somut olarak algılanır; çokluk halinde somutlaşan bir şeyin algılanması tinin yapabileceği bir şey olamaz; yani tinin algılaması biçiminde varolamaz; çünkü kendinde olarak varolan ve bir araya gelen tekliklerin oluşturduğu çokluk üzerinden algılanma, bu tekliklerin kendinde varlığının çoklukta birleşmesi sonucu kendinde olarak orada varolur; bu somut bir varoluş olduğu için sadece somut olarak deneyimlenebilir; dolayısıyla somutlaşma olarak çokluklar tin tarafından görülemez. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Tinin görebileceği ya da algılayabileceği tek şey çokluk halinde bile gerçekte varolmayan şeylerdir; bir çakıl taşını çokluk olarak bir araya gelen tekliklerin somutlaşması olarak deneyimlerim; algılamak ile anlamlandırmak aynı şeyler değildir; bu çokluğu somut olarak algılarım, duyu organlarımla deneyimlerim; ancak zihnimle anlamlandırabilirim; zihnimde anlamlandırabilmem içinse, o çokluğun somut olarak deneyimlenmesi ve bu deneyimin hafızaya alınması gerekir; hafızaya almak o çokluğu orada olma durumu dışında bir izlenim olarak yeniden üretilebilir halde tutmaktır; insanın gelişmiş bir hafızası olduğu için, bu izlenimle ilgili bütün ayrıntıları yeniden üretebilir; ayrıntılı olarak yeniden ürettiği birden fazla izlenim arasında ilişki kurarak, yani bu izlenimleri çeşitli şekillerde yan yana getirerek ya da üst üste ekleyip yeniden üreterek insan düşünme eylemini gerçekleştirmiş olur; izlenimler ve izlenimlerin izlenimlerini sürekli farklı biçimlerde yeniden ürettiği için insan algıladığı şeyleri zihninde dönüştürür.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;O halde burada tin gibi somut çokluktan ayrı başlı başına bir mekanizma değil, çeşitli biçimlerde yeniden üretilen hafıza olguları söz konusudur; insan hafızasında yer alan izlenimleri inanılmaz bir hızla yeniden üreterek ve bunlar arasında ilişki kurarak düşünür; bu izlenimleri kendi gerçek bağlamları dışında bir araya getirerek yeniden ürettiğinde kurgulamaya geçmiş olur ve niceliksel ya da niteliksel çokluklar olan somut bir göndergesi olmayan düşünceler üretmiş olur; ancak insan çoklukları kendi bağlamları dışında farklı bağıntılar içinde ne denli yeniden üretirse üretsin, hiç bir zaman şu veya bu niteliksel ya da niceliksel çoklukla bağıntısı olmayan bir şey kurgulayamaz, yani böyle bir şey düşünemez; bunun aksini söyleyebilmemiz için, insanın olmayan bir şeyi düşünüyor olması gerekir; bu olmayan şeyin sadece dışarıda göndergesi olmayan bütünlüklü bir çokluk tasarımı olması yeterli değildir; aynı zamanda bu tasarımın çokluğun açılımları olan tekliklerle de hiçbir bağıntısının ya da ilişkisinin olmaması gerekir; yani tasarımlanan ya da düşünülen şeyin hiçbir şekilde teklik ya da çokluk düzleminde göndergesinin olmaması gerekir; o halde insan, mutlak anlamda yeni olan hiçbir şey düşünemez; dahası, mutlak olarak yeni olan bu şeyin ne olduğunu bilemeyeceğimiz için, bizim algılama alanımıza düşmeyeceği için, böyle bir şeyin tasarımı paradoksaldır aynı zamanda; çünkü böyle bir şeyin düşünülebilmesi için aynı zamanda düşünülmüyor olması gerekir; çünkü düşünme eyleminin kendisi de mevcut çokluklar dünyasında gerçekleşen bir eylemdir; düşünme eyleminin kendisi şu veya bu şekilde hafıza verilerinin işlenmesiyle mümkün olduğu için ve böyle bir varsayımda söz konusu tasarımı gerçekleştirebilecek herhangi bir hafıza verisine sahip olamayacağı için, insan boş bir hafıza durumunda statik hale gelir. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;O halde, tekliklerin deneyimlenebilir yüzü olan çokluklar dünyasında, çoklukları kendi koşulları dışında algılayan bir tür güç olarak tinden bahsetmenin hiçbir dayanağı yoktur; çünkü niteliksel ve niceliksel çokluk kategorilerinin dışavurumları olan izlenimlerden oluşan verileri ortadan kaldırdığınızda, bunları yeniden üreten düşünce de ortadan kalkar; bu durumda, varolduğu öne sürülen tin mutlak bir boşlukta kalır; tanımı itibariyle boşlukta herhangi bir veri olamayacağı için, tinin varlığı hiçbir şekilde olumlanamaz ve böylesi bir varoluştan bahsetmek mantıksal olarak imkansız hale gelir; çoklukların ardında yer alan tekliklerin dışında hiçbir şey yoktur; çokluk ise tekliklerin görünümüdür sadece; ve bu haliyle teklik ve çoklukların ötesinde varolan tek şey yanılsamadır ve bu yanılsama da, çokluklardan elde edilen izlenimlerin çarpıtılarak ve kendi gerçek bağlamları dışında ilişkiye sokularak yeniden üretilmesinden kaynaklanır; dolayısıyla, yanılsamanın kendisi bile kaynağını şu veya bu şekilde, kırılmaya uğramış bir bağıntı üzerinden, tekliklerin somutlaşımı olan çokluklardan alır. O halde, düşünme denilen şey doğrudan doğruya çokluk izlenimlerinden oluşan verilerin gerçekçi veya çarpıtılmış bir biçimde yeniden üretimi olduğu için, kendi kendine işleyen bir tür güç olarak tinden bahsetmek mantıksızdır; dolayısıyla düşünme eylemi, çokluk izlenimlerinin göz tarafından somut olarak algılanmasından ve deneyimlenmesinden, hafızaya alınan bu izlenimlerin yeniden üretilip aralarında ilişki kurulmasından ve bunun zihinde anlamlandırmasından yani buna bir karşılık bulunmasından, buna doğrusal veya çarpıtılmış bir gönderge atanmasından başka bir şey değildir. O halde zihnin yaptığı şey, algılamak, hafızaya almak, ilişki kurmak, anlamlandırmak ve şu veya bu bağlamda yeniden üretmektir. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right:.9pt;text-align:justify;text-indent: 27.0pt;tab-stops:36.0pt;mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Bizim için sadece çokluklar vardır, insan sadece tekliklerin görünümleri olan çoklukları algılayabilir; ve tin denilen şey tekliklerin veya çoklukların bir parçası, görünümü ya da dışavurumu değildir; çünkü tin çoklukların dışında yer alan bir şey olarak tasarımlanmaktadır. Aynı şekilde zaman ve mekan da çoklukların dışında ve çoklukların koşulu olarak var değildir; bazı çoklukların diğer çokluklara göre niteliksel ve niceliksel olarak konumlanışıdır zaman ve mekan; belli bir çokluğun içinde konumlandığı çokluklar bütünüdür ve sadece bu konumlanışın tasavvur edilmesiyle var olduğu kabul edilir; yani bir çokluğun, diğer çokluklara göre belli bir noktada, belli bir devinim düzeyinde ve nümerik olarak ifade edilen belli bir devinim anında bulunmasıdır zaman ve mekan. Çoklukların ötesinde teklikler vardır; tekliklerin ötesinde ise herhangi bir şeyin varolduğunu söylemenin hiçbir dayanağı yoktur;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;çünkü bir şey sadece iki şekilde varolabilir; ya teklik olarak ya da çokluk olarak varolabilir; bunun ötesinde varlığın tasavvur edilmesi&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;mantıksızdır; çünkü insan için mantık bu dünyadaki olanaklarla oluşturulmuştur; dolayısıyla, bu dünyadaki teklikler ve çokluklar arasında varolmayan bir şeyin tasavvur edilebilmesi için, bu dünyada varolmayan bir mantığa başvurulması gerekir; böyle bir mantığın nasıl olacağı bilinemeyeceği için, bundan bahsetmek anlamsızdır. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-2106571795357735412?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/2106571795357735412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=2106571795357735412' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2106571795357735412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/2106571795357735412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2008/07/teklik-okluk-ve-zaman.html' title='TEKLİK - ÇOKLUK ve ZAMAN'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/SX9QX9L57CI/AAAAAAAAAOM/DycLNusWWmA/s72-c/teklik%26cokluk.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-7810605864544609989</id><published>2008-06-03T13:00:00.000-07:00</published><updated>2010-06-05T14:41:09.842-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Faust'/><title type='text'>BEN FAUST (Öykü)</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Yaşamak… Sonsuza dek yaşamak… Bu sonsuzluk için elinden gelen her şeyi yapacak insanlar tanıdım. Daima hatırlanmalarını sağlayacak şaheserler yaratma çabasındadır hepsi. Arkalarında bir iz bırakmadan bu dünyadan çekip gitmek korkunç bir şeydir onlar için. Bir kitabın sayfalarını ören sözcüklerde, bir heykelin bedeninde ya da bir resimde yaşayıp gitmek isterler. Ben de böyle bir tutkunun kurbanıyım ve sonsuza dek yaşamaya mahkum edildim... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Devamı Öykü Teknesi Dergisinde...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color: rgb(0, 0, 238);  font-weight: bold; text-decoration: underline;font-size:18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-7810605864544609989?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/7810605864544609989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=7810605864544609989' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/7810605864544609989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/7810605864544609989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2008/06/bir-yk.html' title='BEN FAUST (Öykü)'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-5333417187963132106</id><published>2008-05-12T09:55:00.000-07:00</published><updated>2009-01-27T10:04:13.998-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='simülasyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='simülakr'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanat teorisi'/><title type='text'>SANAT DÜŞÜNCESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/SCh6j1EV8MI/AAAAAAAAAF0/j1YB0_5dAz8/s1600-h/klee%5B1%5D.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199540525758542018" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/SCh6j1EV8MI/AAAAAAAAAF0/j1YB0_5dAz8/s200/klee%5B1%5D.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dünyaya doğrusal olarak bakanlar ve onların karşısında bu bakışı kırılmaya uğratanlar. İlk durumda nesnel bir bakış söz konusu olduğu halde, ikinci durumda bakış söz konusu değildir bir bakıma. Bakışsızlık üzerinden bir dünya kurulumu vardır. Bekleneni vermeyen bir görüş açısının neden olduğu bir bakışsızlık durumu. Sanat burada başlıyor belki de ve sanat eserini ilk bakışta anlaşılmaz kılan da budur. Sanat temelde bir gerçeklik kaygısıdır. Kendisine gerçeklik olarak sunulan söylemi ya da kişisiz bir görünüm altında gerçeklik olarak görüleni kabullenmediği için bu sunumu geçersiz kılar ve gerçeği yeniden kurmaya başlar. Ulaşmaya çalıştığı şey, henüz herhangi bir müdahalenin olmadığı başlangıç durumudur. Buna ulaşabilmek için, kendisine seçtiği nesne üzerinde gerçekleştirilen her türlü müdahaleyi deşifre edip geçersiz kılar. Gerçeğin üzerinde yaratılan simülasyonu ve onun yerine geçen simülakrı ortaya çıkarıp onu çarpıtarak yeni bir gerçeklik görünümü yaratır. Ancak sanat bunu doğrusal olmayan bir biçimde yapar ve bu yönüyle felsefeden ve bilimden ayrılır. Bu noktada, başlangıç durumuna geri dönmek için, yaratılan simülasyonu yeniden simülasyona uğratarak geçersiz kılar. Yaratılan ikinci simülasyon sanat eserini oluşturur. Simülasyonu aşmak için yeniden simülasyona başvurulmasının nedeni gerçeğin üzerini ikinci kez örtmek değildir. Bunun nedeni sanatın doğrusal olmayışıdır. Sanat gerçeği söylemek için gerçeğin kendisini doğrudan doğruya sanat alanına taşımaz, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu felsefenin ve bilimin yöntemidir. Sanat en basit ifadeyle algıyı çarpıtmaya ve kırılmaya uğratarak, imgelem ve çağrışımlar aracılığıyla gerçeği dolayımlayarak anlatmaya çalışır. Soyut sanatın daha yüklü ve etkili bir anlatıma sahip olmasının nedeni de budur. Ve yukarıda bahsettiğimiz sanattaki bakışsızlık da, görüntüde kırılma ve çarpıtma yaratarak olağan bakışı felce uğratıp geçersiz kılmasının bir sonucudur. Genel olarak onaylanan olağan bakışın karşısında sanatın tikel bakışı geçersiz kabul edileceğinden, sanat bir tür bakışsızlık olarak görülür. Ancak olağan bakış bir simülasyon ürünü olarak görüldüğünden, sonuçta sanat başlangıç durumuna yöneltilmiş gerçek bakış olarak ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sanatçının gerçeklik kaygısının olması onun her zaman gerçeği anlattığı anlamına gelir mi? Kuşkusuz bu durum fazlasıyla görecelidir. Elbette ki sanatçı belli bir gerçeği anlatma amacıyla hareket eder, ancak bu onun gerçeği yakaladığı anlamına gelmez. Bir simülasyon olarak yaratılan sanat eserinin, gerçekliğin başlangıç durumunu yansıtma gücüne sahip olup olmadığının görülebilmesi için, gerçekliğin kendisi, onu sanat eserinde simüle eden göz ve bu simülasyona bakan donanımlı göz arasındaki uyumun sorgulanması gerekir. Böyle bir uyumun varolup olmadığını gösteren en önemli etken ise zamandır. Sanat eserinin gerçekliği zamanla sınanır. Sanat eserindeki gerçeklik söylemi bir ölçüde doğrulanabilir olmalıdır ve sanatçının ve bakan gözün ötesine geçip zamanda varlığını koruyabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanattaki gerçeklik kaygısı estetik boyutundan önce gelir ve onun üstündedir. Estetik boyut gerçekliğin yansıtılma biçimiyle ilgilidir ve temelde gerçeklik söylemini çarpıcı, etkileyici ve çekici kılma durumudur. Sanattaki gerçeklik sorunsalı dışarıda bırakılarak sadece estetik boyutun yani “güzel” oluşun öne çıkarılması sanatın temel yönelmişliğiyle çelişir. Çünkü sanatsal eylemin merkezinde insan vardır ve genel olarak insanlığa yöneliktir. Her şeyden önce sanat eserinin alıcısı sanatçının dışındaki insandır ve eserin insanlara sunulmasının anlamı, onlara anlatılacak ya da verilecek bir şeyler içeriyor olmasıdır. Dolayısıyla örneğin bir yazar eline kalemi aldığı andan itibaren etik alanına girmiş olur. Anlatma ve bir şeyler sunma isteği ya da ihtiyacı etik bir durumdur; bu bir insanın sadece başka bir insan ya da insanlar karşısında sergileyebileceği bir tutumdur; dolayısıyla, bir sanatçının sanat eylemindeki yönelmişliğin başka insanlar olması, sanatın bütünüyle etik bir boyuta sahip olduğunu gösterir. Buna karşılık, sanat eserinin salt “güzel” kavramı üzerinden ele alınması ya da sadece güzelin hedeflenmesi sanatsal olma durumunu sorunlu hale getirir. Çünkü bu durumda yaratılan eserde düşünce boyutu dışarıda kalır ve sadece alıcısı olan insanda yarattığı duygu durumlarıyla varolur; bu duygu durumları sanat dışındaki araçlarla sağlanan duygu durumlarıyla benzeştiğinde ya da karıştığında, söz konusu eserin sanat alanına girmesi zorlaşacaktır (örneğin doğanın, bir oyunun, iyi ya da kötü bir olayın, bir ayinin yarattığı duygu durumları gibi). Dahası sadece çeşitli duygu durumları yaratan eserlerde, sanat eseri olma durumunun tersine, belli bir doğrusallık söz konusudur. Her şeyden önce duygu durumları somut birer dışavurum olarak kendini gösterir; dahası yaratılan duygu durumunun çoğunlukla kendi dışında bir göndergesi yoktur ya da olsa bile, kendi dışındaki bu gönderge de yine bir duygu durumudur sadece. Buradan anlaşılacağı üzere, sanat eserinin temel karakteri estetik değil etik olmasıdır ve gerçeklik kaygısı bu etik alanı oluşturan temel etkendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın, günümüz dünyasında, sanat çoğunlukla sadece estetik yönüyle yani “güzel” kategorisi içerisinde öne çıkarılmakta, gerçeklik ve etik boyutu dışarıda bırakılmakta ve böylece sanatsal eylemin içi boşaltılmaktadır. Bunun temel nedeni burjuva sanat anlayışında ya da sanatın burjuva toplum için ifade ettiği şeyde yatmaktadır. Sanatın bir gerçeklik kaygısı olduğunu söyledik. Özellikle 20. yüzyılda bu gerçeklik kaygısı soyut sanatla giderek derinleşmiş, kapsam olarak genişlemiş ve dünyaya yöneltilmiş eleştirel bir bakış haline gelmiş ve temelde dünyaya karşı bir reddiye olarak ortaya çıkmıştır. Bu eleştirinin yöneldiği temel noktaların başında ise, doğal olarak, hakim dünya sisteminin taşıyıcısı olan kapitalist-burjuva düşüncesi gelmektedir. Bu durumda burjuvazi, sanatsal eylemin içeriğini çoğunlukla soyutlayarak sadece estetik yönüyle ele alır ve tüketir; çünkü içerik çoklukla ona yönelik bir eleştiridir ve onu olumsuzlayarak aşmaya yönelir. O halde sanat eserinin burjuvazi tarafından salt “güzel olma durumuna” indirgenerek alımlanması kaçınılmazdır. Kendisine yönelik bir eleştiri olmasına rağmen burjuvazinin sanata yönelmekte ısrar etmesinin temel nedeni ise, sanat eserinin çok sayıda alıcısı olan bir tüketim nesnesi ve burjuvazi için önemli bir prestij aracı olmasıdır. Böylelikle burjuvazi hem sanat eserini bir sermaye birikim aracı haline getirmekte hem de sanatla ilişkilenerek ciddi bir prestij ve saygınlık elde etmekte ve böylece kendisini her iki yönden tatmin etmektedir. Burjuva toplumunda, konfor üreten maddi tüketim nesnelerinin yanında, sanat eseri de saygınlık üreten bir tüketim nesnesi haline gelir. Bu bakımdan, tüketim toplumunda, sanat eserinin alımlanması tüketim yarışının bir parçası haline gelmektedir; göstergeler dünyasında seçkin sanat eserleri önemli birer prestij göstergesidirler. Böylelikle burjuvazi, diğer sınıflar karşısında seçkin olma durumunu pekiştirmiş olur. Kitlenin ilişkilenemediği ve kitleyi aşıyor gibi görünen sanat alanını kendi egemenlik alanına eklemleyerek, sanatı elit burjuva yaşam alanının bir boyutu haline getirir ve bunu kendisini kitleden ayıran bir gösterge olarak sunar. Seçkin ve gösterişli bir eylem alanı olan sanat alanına ulaşabilen tek seçkin sınıf olarak ortaya çıkar ve büyük sanat yatırımlarıyla bunu pekiştirir. Sanatla ilgilenmek, seçkin bir burjuva olmanın bir göstergesi olur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, sanat eserindeki eleştirel içeriği dışarıda bıraktığı için, bu içi boşaltılmış bir sanattır artık ve burjuvazi bir “sanat-sevicisi” olmanın ötesine geçemez.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-5333417187963132106?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/5333417187963132106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=5333417187963132106' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5333417187963132106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/5333417187963132106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2008/05/sanat-dncesi_12.html' title='SANAT DÜŞÜNCESİ'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/SCh6j1EV8MI/AAAAAAAAAF0/j1YB0_5dAz8/s72-c/klee%5B1%5D.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7760017266301974147.post-6926573304057399615</id><published>2008-05-11T11:08:00.000-07:00</published><updated>2009-05-24T15:29:01.309-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ödül'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sait Faik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyt'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yunus Nadi'/><title type='text'>EDEBİYAT ÖDÜLLERİ ???</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/ShnKItmbKZI/AAAAAAAAASQ/veAFnTYeNVE/s1600-h/l_034_01_l.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 155px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/ShnKItmbKZI/AAAAAAAAASQ/veAFnTYeNVE/s400/l_034_01_l.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339521084252957074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/SCc2RlEV8LI/AAAAAAAAAFY/igCCujrEUYU/s1600-h/HoldingAward.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199183970458529970" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/SCc2RlEV8LI/AAAAAAAAAFY/igCCujrEUYU/s200/HoldingAward.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sait Faik Hikaye Armağanı ve Yunus Nadi Öykü Ödülü kısa süre önce sahiplerini buldu. Birincisi Behçet Çelik'e, ikincisi ise Yavuz Ekinci'ye verildi. Edebiyat ödüllerinin yeni kuşaktan yazarlara verilmiş olması sevindirici. Fakat genel olarak bakıldığında, acaba edebiyatımız ne kadar "ödüllük" bir edebiyat diye sormadan edemiyorum. Kuşkusuz edebiyatımızda gerçekten çok güçlü kalemler olmuştur bugüne dek; özellikle insan hikayeleri anlatısı açısından gerçekten önemli bir yerde duruyor edebiyatımız. Fakat bu iyi oluş çoğunlukla kendi içinde başlayıp biten biten bir işleyişe denk düşüyor. Dolayısıyla bunun ötesine geçildiğinde, genel olarak yazınımıza bakıldığında, dünyadaki düşünsel mirasa katkıda bulunabilecek, yeni akımlar yaratabilecek ve evrensel yazını etkileyebilecek bir düşünsel üretimin olmadığını görüyoruz bugüne dek. Yıllardan beridir aklımı kurcalayan bir konu bu. Tam olarak cevabını bulabilmiş değilim. Ama bazen, acaba geri kalmışlığın, hep geriden takip etmenin bir tezahürü mü diye sormaktan kendimi alamıyorum. Düşünsel anlamda (edebiyat, sanat, vs.) hep kendi kendine yeten, kendi yağında kavrulup giden ama gerçek anlamda dünyaya dair söyleyecek sözü olmayan bir ülkede yaşıyormuşuz gibi bir izlenim edinmişimdir hep. Sanat, edebiyat ya da felsefe denildiğinde mutlaka dışarıya bakmak zorunda kalmak çok rahatsız edici bir durum; çünkü bu durumda içerinin yetersizliğini görmüş oluyoruz. Elbette ki dışarıyı besleyen kaynaklar bellidir ve yeterli bir açıklamaya sahiptir; fakat bu bir bahane olamaz, çünkü akıl evrenseldir ve evrensel aklın ortaya koyduğu verilere ulaşma biçimleri sonsuzdur artık. Bunları düşünürken, edebiyat adına, bu kendine yeterliği sürdüren, yeniden üretip ileriye taşıyan ve sürekli kendi üzerine dönen bir anlayışın ortaya koyduğu eserleri görmek beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Güzel insan hikayeleri anlatan, sokağı dile getiren, çeşitli yaşanmışlıkları irdeleyen, psikolojik çözümlemelerle insan ruhunun haritasını çıkarmaya çalışan, duygusal olanı işleyip insanları ağlatan, eğlendiren ya da heyecanlandıran metinler sorunu derinleştiriyor ve yukardaki izlenimin giderek güçlenmesine neden oluyor. Çünkü bunlar evrensel bir olgu yaratmak için yeterli değil. Sonuç olarak edebiyat ödülleri, sürekli kendi üzerine dönen bir sürece eklemlenmeyi başaran ve bunu devam ettiren çalışmaların otorite tarafından tasdik edilmesinden öteye geçemiyor pek. Sorun otoritede mi yoksa onun muhataplarında mı? Sanırım her ikisinde.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7760017266301974147-6926573304057399615?l=litterrarte.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://litterrarte.blogspot.com/feeds/6926573304057399615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7760017266301974147&amp;postID=6926573304057399615' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/6926573304057399615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7760017266301974147/posts/default/6926573304057399615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://litterrarte.blogspot.com/2008/05/edebiyat-dlleri.html' title='EDEBİYAT ÖDÜLLERİ ???'/><author><name>Özcan Doğan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05055055450080933747</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_kCpCcQr7Hzs/R71iveO1LWI/AAAAAAAAAAc/nznMCdagt0U/S220/ozzien111b.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_kCpCcQr7Hzs/ShnKItmbKZI/AAAAAAAAASQ/veAFnTYeNVE/s72-c/l_034_01_l.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
