kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2018 Salı

YENİ ÖYKÜ KİTABI

"BUNUN KONUMUZLA BİR İLGİSİ YOK" / yayımlandı, kitapçılarda...

Kitapta yer alan öyküler: Temizlikçi, Saklambaç, Hayatta Bir, Katil Kim?, Aysel, Köpükler, Orman Yolunda, Tekir Sokak, Fêrat nasıl Kayboldu, Bir Aralık, Vitrinler, Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok, Uyanık, Koynunda İp Besleyen, Neydi O Selim, Nazife, Gezinti...


5 Şubat 2017 Pazar

EDEBİYATIN N'Sİ

























Edebiyat nedir? Bir klişe: Edebiyatçı sayısı kadar edebiyat tanımı vardır. Edebiyatçının durduğu ve baktığı yer onun gözünde edebiyata anlamını verir.
Sayısız tanımlar içinde bir tanım olarak, edebiyat bir fikir ve üslup arayışıdır diyebiliriz. “Ne anlatmalı” ve “nasıl anlatmalı” soruları etrafında gerçekleşir. Bu sorular edebi bir kaygının ürünü olabileceği gibi, edebiyatçının motivasyonunun ürünü de olabilir. Her edebiyat metni fikir ve üslup içerir. Bir metnin başka koşullarda oluşma imkanı yoktur. Fikir ve üslup arayışı ayrı ayrı veya bir arada bulunabilir. Birinci durumda, metin verili bir üslup üzerinden doğrudan doğruya “ne anlatmalı” sorusuna odaklanır. İkinci durumda ise “ne anlatmalı” sorusuna “bu şeyi nasıl anlatmalı” sorusu eklenir. Yazılı metne dışarıdan baktığımızda, üslubun kendisi de fikir arayışının ürünüdür kuşkusuz; “nasıl anlatmalı” sorusunun doğurduğu fikirsel bir buluştur. Fakat bu durum metnin kendi gerçekliğinin dışında kaldığından (paratextuel), metnin gerçekleşme süreci bağlamında fikir arayışı ve üslup arayışı şeklinde bir ayırım yapmamız gerekir. Elbette ki, yazar kullandığı veya keşfettiği üslubu bizzat metnin içinde anlatabilir (metatextuel), ancak bu da artık metne dahil olduğundan fikir-üslup ayırımı varlığını korur.
Fikir arayışı bir metinde anlatılan tüm şeylere dairdir: Ana tema, olaylar, kişiler, mekan, zaman gibi oluşturucu unsurlar (bunlardan bazıları veya hepsi). Üslup ise tüm bunların ve dolayısıyla metnin içine girdiği kalıptır, gerçekleşme biçimidir. Sözgelimi, yürüyen bir karakteri anlatan bir romanda, karakterin kişisel özellikleri, yürüdüğü mekân, çevresindeki nesneler, yürürken yaptığı şeyler fikirsel boyutu oluştururken, bunların metinde hayata geçirilme biçiminin gerçekçi, gerçeküstü, yalın, karmaşık, doğrusal, çok katmanlı, alegorik, metaforik vesaire olması üslubu oluşturur. Metni meydana getiren unsurlardan herhangi birinin varlığı ve nitelikleri fikirden kaynaklanabileceği gibi, üslubun da sonucu olabilir.
Sanatsal bir etkinlik olarak edebiyat yoluyla bir şey anlatma ihtiyacı veya isteğiyle hareket ettiğimiz anda üslup denilen şey kaçınılmaz olarak oluşur. Yazar bir üslup yaratmak zorunda kalmadan, içinde doğduğu edebiyat dünyasında şu veya bu üslubu hazır olarak bulur. Zira anlatmak istediği şeyi şu veya bu biçim üzerinden anlatmak durumundadır; bu her şeyden önce mantıksal bir zorunluluktur. Bu durumda, genel olarak yazarı harekete geçiren ilk şey fikirlerdir diyebiliriz. Ayrıca yazar, kendisindeki motivasyonun niteliğine göre, hiçbir zaman yeni üslup arayışına girmeden yalnızca anlatma ihtiyacına odaklanabilir. Bu durumda fikirler arayışın yegâne nesnesidir ve üslup, anlatımın üzerine yerleştiği verili bir zemin olarak belirir.
“Nasıl anlatmalı” sorusuyla birlikte üslup arayışı kendini gösterir, demiştik. Bu aynı zamanda bir estetik sorunudur. Bu arayışın nedeni yazarın kendini daha iyi veya daha etkili ifade etme ya da kalıcı olma arzusudur. Kimi zaman, içeriğe dair fikirsel buluşlar yeni anlatım biçimlerini dayatabilir; yazar “bu meseleyi ancak şu şekilde anlatabilirim, başka türlü olmaz” der ve böylece üslup arayışı işlenen fikrin zaruri bir sonucu olur; fikirsel buluş yeni bir estetik yaratır. Kimi zaman da üslup arayışı içeriğe dair yeni fikirler dayatır; üsluba uygun fikirler; sözgelimi absürt bir anlatım biçimi absürt fikirler yaratır ya da büyülü-gerçekçi anlatım kendisine uygun olaylar, nesneler, karakterler doğurur.
Fikir ve üslup arayışları farklı koşullarda farklı anlamlar taşır kuşkusuz. Üslubun kendini bir kanon olarak dayattığı bir edebiyat sonuç itibariyle neredeyse bütünüyle bir fikir edebiyatıdır, yani “ne anlatmalı” sorusu etrafında şekillenir (sözgelimi klasik dönem). Böyle bir ortamda edebiyatçı üslubu hazır bulur ve içeriğe odaklanır. Yeni bir üslup arayışından söz edilemez, zira edebiyatçının kanonun dışına çıkması beklenmez veya bu yöndeki arayışlar kabul görmez. Eski ile yeni arasındaki tartışmaların nedeni de burada yatar. Bu durumda, edebiyat kurallı ve kontrollü bir süreç içerisinde kendini gerçekleştirir.
Üslup arayışı verili bir edebi akım içerisinde olabileceği gibi, yeni bir akım olarak da gerçekleşebilir. Hakim bir edebiyat anlayışının belirleyici olduğu durumlarda, eğer bir üslup arayışı varsa mikro düzeyde kalır ve çeşitli değişkeler şeklinde kendini gösterir. Bu arayışlar birleşerek makro düzeye ulaştığındaysa, yeni bir akım doğururlar. Bununla birlikte, ani ve bütünsel dönüşümler de mümkündür. Yazar yepyeni bir üslup yaratmak üzere yola çıkabilir. Üslup arayışı daha iyi ifade etme aracı olmanın ötesine geçerek doğrudan doğruya bir amaç haline gelebilir. Böylece, anlatılmak istenen şey çoğunlukla ikinci planda kalır ve üslup birincil hâle gelir.
Ancak, yeni bir akım yaratan “nasıl anlatmalı” şeklindeki arayışlar kristalleşip genelleşmeye ve ardından yerleşik bir nitelik kazanmaya başladığında, üslup bir kez daha verili hâle gelir. Bir kez daha, yazarın nasıl anlatacağı temel itibariyle belli olduğundan, fikir arayışları yeniden ön plana çıkar. Sözgelimi, zaman içinde yeni bir anlatım biçimi olarak ortaya çıkan sürrealist/fantastik eserlerde belli bir evreden sonra genellikle benzer bir üslubun kullanılması, fikirsel buluşların yeniden odak noktasına yerleştiğini gösterir.
Edebiyat tarihi açısından bakarsak, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyıl boyunca üslup arayışları doruk noktasına ulaşır ve yepyeni anlatım biçimleri keşfedilir. Gerçeküstücülük, dadaizm, absürdizm ve benzeri akımlar bu arayışların en çarpıcı şekilde kendini gösterdiği alanlardır. Nouveau Roman kurgu ve anlatım teknikleriyle bambaşka bir edebiyat anlayışı yaratır. Sanatsal bir etkinlik olarak edebiyatta kurallar bütünüyle ortadan kalkarken, kuralsızlık temel bir tutum haline gelir ve her yeni edebi girişim yeni bir üslup olarak kendini gösterir. Asıl önemlisi, yirminci yüzyıl boyunca fikir ve üslup arayışlarının çoğunlukla bir arada var olmasıdır. Bu ikisi neredeyse kesintisiz bir biçimde devam eder; birleşerek yol alır, birbirini doğurur, şekillendirir. Postmodern dönemde üslup arayışı edebi metinlerin adetâ varlık nedeni haline gelir. Deneysel edebiyat girişimleri bunun en somut örneğidir: Yazar nasıl anlatmalıyım diyerek yola çıkar ve birçok durumda onun yazmasının tek nedeni budur. Özellikle Batı edebiyatı söz konusu olduğunda, üslup arayışlarının ve kimi zaman üslup savaşlarının edebiyatın temel devindirici güçlerinden olduğu görülür. Bugün geldiğimiz noktada ise, yeni üslup arayışları edebiyat dünyasında kendini gerçekleştirmenin ve öne çıkmanın temel koşulu olmuştur diyebiliriz.
Edebiyatın tarihsel olarak sergilediği gelişimi bir farklılaşma süreci olarak değerlendirdiğimizde, edebiyat tarihi fikir ve üslup arayışlarının toplamıdır diyebiliriz. İç içe geçen ya da tümüyle bağımsız duran edebi girişimler silsilesi. Bu arayışlar ve girişimler edebiyatın evrimsel boyutunu oluşturmuştur. Ne anlatmalı ve nasıl anlatmalı soruları varlığını sürdürdüğü sürece bu evrim devam edecektir.


Burada söylediklerimizi diğer sanatlar için de söyleyebiliriz kuşkusuz. Resim, heykel, sinema ve tiyatro sanatının tarihi bir arayışlar ve buluşlar tarihidir.   

23 Ocak 2017 Pazartesi

4 Eylül 2015 Cuma

YENİ ÖYKÜ KİTABI

KENDİME İYİ GECELER 
yayımlandı; kitapçılarda...



10 Mayıs 2014 Cumartesi

CERVANTES, YENİ DÜNYA, AVROSANTRİZM


Yeni Dünya’nın keşfi Eski Dünya’da yaşayanlar açısından gerçek anlamda çok yönlü bir değişim ve dönüşümü ifade eder. Bu büyük keşif, binlerce yıldır kendilerini yeryüzünün merkezi olarak görenlerin üzerine yerleştikleri zemini kaydırmış, göreceli hale getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Yeni Dünya’ya sahip olma uğrunda verilen küresel mücadelenin yegâne amacının onu kendine mal edip zenginliklerinden istifade etmek olmadığını görürüz. 

José Rabasa, Amerika’nın Keşfi, İspanyol Tarih Yazımı ve Avrupa Merkezciliğin Oluşumu adlı kitabında, Amerika’nın keşfinin ve Yeni Dünya’nın kuruluşunun Avrupa’daki yerleşik algıda yarattığı kırılmayı, o dönemdeki elit çevrelerin bu yöndeki algıyı bertaraf etme ve Amerika’yı Eski Dünya’ya eklemleyerek Avrupa’nın merkezî rolünü teorik ve pratik olarak tesis etme çabalarını ve bu süreçte yaşanan tartışmaları ele alır. XVI. ve XVII. Yüzyılda özellikle ünlü İspanyol kâşifler, bilginler, gezginler ve aynı zamanda teologlar tarafından oluşturulan anlatılarından yola çıkan Rabasa, o dönemde uygulamaya konulan siyasal, territoryal, ekonomik programların ve aynı zamanda bilimsel ve entelektüel üretimin artalanında yatan Avrupalılık düşüncesini ortaya koymaya çalışır.  
Rabasa’ya göre fethetmek, sömürmek, siyasal, dinsel ve ekonomik yeni güç alanları yaratmak nihai hedefin yalnızca görüntüsünü oluşturur. XVI. Yüzyıl Avrupası’nda yaşayan elit kesimler için asıl yapılması gereken, dünyanın merkezinde olma veya merkezi oluşturma duygusunu yeniden yakalamak ve pekiştirmektir. Amerika’nın keşfini takiben, başta İberyalılar olmak üzere Avrupa’da söz sahibi olan çevreler, kâşifler, bilim adamları ve entelektüeller aracılığıyla dünyaya dair bütünlüklü bir görüntü çizmeye ve Avrupa’nın bu görüntünün merkezinde sahip olduğu konumu sağlamlaştırmaya yönelik evrensel bir programı hayata geçirmeye çalışırlar.  

Kâşifler yeryüzünde bilinmeyen ve insanın ayak basmadığı tek bir yer kalmaması için dört bir koldan keşif gezilerine çıkarlar. Yeni Dünya’nın derinliklerinde, okyanuslarda ve Uzak Doğu’da keşifler ve dolayısıyla fetihler birbiri ardına gelir. Meşhur conquistador Hernan Cortes Meksika’yı İspanyol tahtına bağlarken, Pedro de Mendoza Güney Amerika’da ve Macellan ise Pasifik’te İberya hâkimiyetine giden yolu açarlar. Keşif ve fetihlerin niteliği ne olursa olsun, hepsinin ait olduğu yer Avrupa’dır ve elde edilen bütün kazanımlar onun hesabına yatar. Rabasa’nın deyimiyle, dünya Avrupa’da toplanır. Kâşiflerin ortaya koyduğu yeni bilgilerden yola çıkan coğrafyacılar parçaları bir araya getirip yeryüzünün haritasını yeniden düzenleyip tamamlamaya çalışırlar. Abraham Ortelius, coğrafya biliminin enstrümanlarını kullanarak Avrupa merkezciliği görsel bir temsille buluşturan en önemli isim olmuştur. Modern anlamda ilk atlasın yaratıcısı olan Ortelius, Amerika ile yeni keşfedilen diğer toprakları Eski Dünya’nın birer parası olan Asya ve Afrika’yla aynı düzleme yerleştirirken, Avrupa dünyanın merkezi ve hakimi olarak kendini gösterir yeniden. Bütün dünyayı bir arada gösteren bu büyük Atlasta İmparator Montezuma’nın görkemli Amerikası’nın kenarda kalmış vahşi ve ilkel bir figür olarak yer alması nedensiz değildir; buradaki amaç, fazlasıyla büyük ve zengin bir kıta olan Amerika’nın ortaya çıkışının dünyada bir merkez kayması yaratacağı yönündeki her türlü algılamanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu göstermektir. 

Öte yandan kozmograflar dünyanın ve dolayısıyla Avrupa’nın bulunduğu konumu gök cisimlerine ve yıldızlara göre hesaplayarak onun merkez olma iddiasını evrensel verilerle kanıtlamakla uğraşırlar. Bu noktada Rabasa, konuyu anlamamız açısından oldukça öğretici örnekler verir. Bu örneklerden birinde, Avrupa’da doğup büyüyen fakat Yeni Dünya’nın başkenti Meksiko’da yaşayan kozmograf Enrico Martinez’den söz eder. Martinez yeni coğrafik keşifler ışığında ve astronomik veriler yardımıyla kozmografik bir takım hesaplamalar yapar. Buna göre, Terazi Burcunun 15. derecesinde bulunan Avrupa, yalnız dünyanın değil aynı zamanda evrenin de merkezindedir. Ayrıca, yeryüzünde yeni keşfedilen alanların ve orada yaşayan insanların sahip olduğu düşük nitelikler dikkate alındığında, Martinez’e göre, Avrupa’nın konumu çok daha kritik bir önem kazanır ve bu da onun merkezî rolünü sağlamlaştırır. “Bilimsel verilerin ve kozmografik hesaplamaların yetmediği yerde çoğu zaman astrolojik tahminler ve kehanetler devreye girer” diyor Rabasa. Sözgelimi İtalyan Antonio Torcuato, De eversione Europae prognosticon olarak bilinen kehanetlerinde, Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın can düşmanı kabul edilen Türk imparatorluğunun ne zaman ve ne şekilde yıkılacağına dair oldukça net öngörülerde bulunur. Torcuato’ya göre bu yıkımın ardından Hıristiyanlığın yeryüzündeki ebedi hâkimiyeti başlayacak ve böylece Avrupa dünyanın tartışmasız yegâne merkezi haline gelecek, dünyanın kalbi olacaktır. Enrico Martinez, ünlü kâhin Eritre’nin vaktiyle dile getirdiği kehanetler göz önüne alındığında Torcuato’nun gelecekle ilgili öngörülerinin akla ve gerçeklere son derece uygun olduğunu ifade ederek kendi çıkarımlarının sağlamlığına olan inancını pekiştirir. 

Rabasa’nın çalışmasında dikkatimizi çeken en önemli noktalardan biri entelektüellerle ilgili değerlendirmeleridir. Ona göre, Avrupalı entelektüeller kâşiflerin, coğrafyacıların ve kozmografların çalışmalarından çıkan sonuçları ve gezginlerin anlatılarından hareketle elde edilen bilgileri yorumlayıp düşünsel çıkarımlar yapan ve bu çıkarımları felsefe, sanat ve edebiyat eserleriyle taçlandıran kişiler olacaktır. Venedikli ressam Francesco da Ponte Universalis adlı eserinde, resim sanatında görselliğin dayandığı odak noktasından hareketle evrenin odak noktası tezini ortaya atar. Ponte’ye göre, dünyada varolan bütün şeylerde olduğu gibi, dünyanın kendisinin de bir odak noktası olmalıdır: Tarihsel, bilimsel, felsefi, sanatsal ve elbette ki dinsel yönlerden yani insanlık açısından büyük önem arz eden bir nokta. Ponte dünyada öne çıkan çeşitli bölgeleri bir takım kriterler üzerinden eledikten sonra, aranan odağın Avrupa olduğu sonucuna varır. Her şeyden önce Tanrı, insanlığa sunduğu inancın yaşayıp gelişeceği yer olarak Avrupa’yı seçmiştir. Ayrıca Avrupa dünya insanlarının her zaman arzuladığı ve ele geçirmeye çalıştığı yer olmuştur. O dönemde (XVI. Yüzyılda) Kilise’nin en büyük düşmanı olan Osmanlı’nın her fırsatta Avrupa’ya egemen olmaya çalışması da onun dünya üzerinde sahip olduğu konumun önemini gösterir. Uzun yüzyıllar boyunca insanlığın habersiz olduğu ve henüz keşfedilen Yeni Dünya’nın Avrupa’yla kıyaslanamayacak bir yer olduğunun anlaşılması da Ponte’nin tezinin nihai kanıtını oluşturur. Bu ve buna benzer gerçeklerden yola çıkıldığında, Ponte’ye göre evrenin odak noktasının da yine Avrupa olduğu anlaşılır. Zira Tanrı dünyayı evrenin merkezi kılmıştır ve dolayısıyla dünyanın odak noktası olan Avrupa evrenin de odak noktası haline gelir. 

Buna benzer bir düşünceyi Campanella’da da görürüz. De Monarchia Hispanica adlı eserinde Campanella, İberya öncülüğünde Avrupa’da kurulacak bir Hıristiyan dünya birliğinin savunuculuğunu yapar. Ona göre böyle bir birlik, Katolik Hıristiyanlığın birleştirici gücü olan Papa’nın liderliğindeki Avrupa’yı dünyanın efendisi haline getirecek ve hatta bizzat dünyanın kendisi kılacaktır. Ancak Ponte’den farklı olarak, Campanella Yeni Dünya’yı yalnızca bir periferi ya da dünya egemenliği programını finanse edecek bir kaynak olarak görmez. Ona göre Amerika, Hıristiyanlığı ve Avrupa’nın varlığını tehdit eden Osmanlı İmparatorluğu gibi bir tehlike düşünüldüğünde, en kötü senaryonun gerçekleşmesi durumunda Hıristiyanlığın ve Avrupalılığın sığınacağı bir liman olacaktır. Bu ikisi Yeni Dünya’nın zenginliğinden aldığı güçle küllerinden doğacak ve vakti geldiğinde Avrupa’ya yeniden hakim olarak oradaki ebedi varlığını tesis edecektir. Bu nedenle Campanella Amerika’nın güçlendirilmesi gereken bir kale olduğunu düşünür ve üstün bir donanıma kavuşturulması gerektiğine inanır. 
Ancak, başta Amerika olmak üzere dünyanın büyük bir bölümünün keşfedilmesi, o güne kadar bilinmeyen toprakların ve insan toplulukların ortaya çıkışı karşısında entelektüellerin verdiği tepkiler yalnızca Avrupa merkezci bir çerçeveyle sınırlı kalmaz. Daha doğru bir ifadeyle, gezginlerin adım adım dolaştığı bir dünyanın sahip olduğu çeşitlilik, farklı kültürlerin ve yaşam biçimlerinin taşıdığı özgünlük ve bütün bunlara yönelik egzotizm algılaması, entelektüellerde ötekiye dair merak duygusu, onu tanıma ve anlatma isteği uyandırmıştır. Büyük kâşiflerin ve fatihlerin farklı kültürlere ve insanlara yönelik pejoratif bakış açısının yanında, gezginler ve onların hikâyelerini izleyen yazarlar anlatılarında dünyanın bir parçası olma duygusunu yakalamaya çalışırlar. Rabasa’ya göre bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri olan Cervantes, macera ve heyecan dolu yaşantısında tanık olduğu dünyaları kimi eserlerinde büyük bir sempatiyle canlandırmıştır.  

Cervantes, dehşetin ve görkemin bir arada yaşandığı İnebahtı savaşında birbiriyle zıtlaşan insanların çatışmasını izlerken, karşısında gördüğü şeyin yalnızca bir savaş ve savaşan insanlar değil, dünyanın bizzat kendisi olduğunu fark eder. Birkaç yıl sonraki Navarino, Bizerte ve Tunus seferlerine katılmasının asıl nedeni dünyanın bilmediği yönlerine tanık olma arzusudur. Manuel Ponce de León’un komutasında gerçekleşen bu seferlerle ilgili olarak León’un kaleme aldığı raporlarda Cervantes’le ilgili çarpıcı ifadeler yer alır. León’a göre, Alcalálı Miguel de Cervantes, savaşta kazanacağı ganimetlerden ötesini görmeyen sıradan bir savaşçı olmaktan fazlasıyla uzaktır. O her şeyden önce bir maceracıdır; gezip gördüğü yerlere bir kâşif gözüyle bakar ve her seferinde yeni ufuklara açılmaya hazırdır. Cervantes’in gözünde dünyayı tanımak ona sahip olmanın yarısıdır. Farklı coğrafyalara ve farklı yaşam biçimlerine tanıklık etmek, tek kelimeyle yeryüzünde olup bitenler üzerine düşünmek, Dünyayı düşünmektir. 

Dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Don Quichotte’taki serüvenci ruh Cervantes’in kendi içinde gerçekleştirdiği bu büyük keşiften alır kaynağını. Romanda dışarıya yönelik bir atılım olarak kendini gösteren yola çıkma teması yeni ve bilinmeyene, ötekiye ve onun yaşadığı dünyaya açılma isteğinin bir sonucudur. Protagonistin düşlediği kahramanlıklar, kötüye karşı iyinin yanında olma çabası, yaşadığı dünyaya ortak olan ötekiye yönelik kaygıyı ifade eder. Bu kaygıdan doğan girişimlerin son tahlilde genel olarak başarısızlıkla sonuçlanması, kahramanın yaşadığı dönemin sorunlu yapısına dair alegorik bir temsildir. Nihayetinde siyasal, territoryal, ekonomik ve din merkezli rekabetler ve çatışmalar gerçek hayatta kaotik ve tekinsiz bir dünya manzarası sunar. Bununla birlikte, protagonistin her başarısız girişimin ardından yüzünü ısrarla ileriye dönmesi geçek hayata dair iyimserliğe işaret eder. Ne de olsa eylemsizlik çözümsüzlüktür ve denemek başarmanın yarısıdır. 

Cervantes’in Napoli’den İspanya’ya dönüşü sırasında Cezayirliler tarafından esir alındıktan sonra yaşadığı maceralı hapis hayatının ve başarısızlıkla sonuçlanan dört kaçma girişiminin onun insanlığa ve dünyaya bakışında geçici bir kırılma yarattığı düşünülebilir. Fakat yaşadıklarından esinlenerek kaleme aldığı Cezayir Hamamları onun nihai algısının yine olumlu yönde olduğunu gösterir. Öyle ki, kendisini düşman olarak gören kişilerin asıl amaçlarının onu cezalandırmak veya öldürmek değil de özgür kalması karşılığında istenen yüklü maddi bedel olması, Cervantes’in o an yaşadıklarına dair algısında önemli bir değişim yaratır. Cezayir “macerası” onun gözünde bir tür komedya halini alır. Başarısızlıkla sonuçlanan her kaçma girişiminin ardından Cervantes’in bütün sorumluluğu üstlenmesi de adeta bir oyun oynanıyormuş gibi bir izlenim edinmemize neden olur. Ayrıca, mahkûm olarak kaldığı mekânlarla ve genel anlamda Argel’le ilgili olarak eserde yer alan tasvirler, maceralı olduğu kadar sıkıntılı ve gerilimli bir zaman diliminde bile farklılıklara tanık olmanın kendisi için taşıdığı anlam ve öneme işaret eder. 

Amerika birçok Avrupalı için olduğu gibi Cervantes için de bir çekim alanıdır. Lepanto’da yaşadıklarından sonra onun ufkunun sınırlarını belirleyen şey Amerika’dır. Ancak, Yeni Dünya’yı tanımak isteyen Cervantes’in girişimleri oraları gezip görmüş kimselerin tanıklıklarını dinlemek ve gezginlerin anlatılarını okumakla sınırlı kalır. Bununla birlikte oralarda olup bitenlere yönelik ilgi ve duyarlılığı artarak devam eder. Bir İspanyol olan Cervantes, İspanyollar’ın Yeni Dünya’yı sömürgeleştirme sürecinde sergilediği katı politikalar karşısında Bartolomé de Las Casas’ın fikirlerini savunur. Las Casas Amerika’daki Yerliler’e yönelik acımasız uygulamalara şiddetle karşı çıkmış ve yıllar içerisinde Yerli haklarının savunulmasında bir simge haline gelmiştir. Cervantes entelektüel bir duyarlılıkla konuyu kendi eserlerine taşımakta tereddüt etmez. La Fuerza de la Sangre adlı kısa anlatıda, haksızlığa ve şiddete maruz kalan ve ardından iyi yürekli bir kahraman tarafından kurtarılan genç bir kadının öyküsü üzerinden, ironik bir dille eleştirilerini dile getirir. 
Başa dönmek gerekirse, ilk zamanlar yönetici elit çevrelerde, teologlarda ya da Eski Dünya’ya angaje olmuş entelektüel kimselerde hakim olan eğilimden farklı olarak, zaman içerisinde kimi düşünürler, sanatçılar ve edebiyatçılarda büyük keşifler üzerinden bir bütün olarak dünyayı tanıma, içselleştirme ve dolayısıyla Eski Dünyayı ve Avrupa merkezciliği aşarak dünyaya açılma eğilimi şekillenmeye başlar. İşte bu dönüşüme tanıklık eden Cervantes zihinlerde gerçekleşen merkez kaymasını yaşayan en önemli isimlerden biri olmuştur. Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşıldığı üzere, Cervantes’te insan merkez haline gelir; farklı coğrafyalar ve farklı kültürel yapılar içerisinde olmakla birlikte özü itibariyle insanlık denilen şeyi oluşturan insan. Dolayısıyla Cervantes’te dünyanın merkezi her yerdedir artık.  

Eski Dünya temelli bir kavrayışa dayanan dar çerçeveden ve Avrupa merkezcilikten uzaklaşma durumu Cervantes’le sınırlı bir olgu değildir kuşkusuz. Rabasa burada başka çarpıcı örnekler verir. Sözgelimi İngiliz gezgin ve yazar John D. Coltrane’ın Sibirya ve Uzak Doğu’ya yaptığı seyahatler sırasında kaleme aldığı eşsiz güzellikteki anlatılarda, o güne kadar bilinmeyen ya da göz ardı edilen bir dünyada insanlıkla ve dünyanın bir parçası olma duygusuyla karşılaşmasına tanık oluruz. Coltrane insan denen varlığın dünyanın her yerinde aynı tabiata sahip olduğunu, aynı anda hem üstün hem de düşkün bir varlık olduğunu söyler. Ona göre Avrupalı ya da Hıristiyan olmanın verdiği ayrıcalık duygusu Avrupalılar’ın hüsn-ü kuruntusudur yalnızca. Öyle ki, Coltrane bir Avrupalı’nın taşıyabileceği önyargılarla yolculuğuna başladığında sefalet, ilkellik ve barbarlıkla karşılaşmayı beklerken, insanlık, cömertlik ve incelik dolu bir dünya bulur karşısında. Ve Avrupa’ya dönüşü sırasında bu güzellikleri geride bırakmanın üzüntüsünü duyar. 

Özetlemek gerekirse, Amerika’nın keşfiyle başlayıp bir bütün olarak dünyanın keşfine varan süreçte, Avrupalı yönetici çevreler, bilim insanları, kâşifler ve kimi entelektüeller tarafından, değişen dünya karşısında Avrupa’nın merkezî rolünü koruma veya pekiştirme yönünde ortaya konulan çabalar zamanla kendi antitezini yaratmış ve yine kimi entelektüel ve edebiyatçılar öncülüğünde insanlığı ve dünyayı merkeze alan bir anlayış yerleşmeye başlamıştır. Rabasa’nın sözleriyle ifade etmek gerekirse, Erasmus ve Castellion gibi hümanistlerin düşünceleri üzerinden “insanlık” olgusunu keşfederek “insanlaşan”, ardından kâşifler ve gezginler aracılığıyla dünyaya açılarak “dünyalılaşan” ve giderek yaygınlaşan bir entelektüel bakış açısı söz konusudur. Ve bu süreçte, Marco Polo gibi eski zaman gezginlerinin anlatılarına eklemlenen, Büyük Keşifler üzerinden Avrupalıları farklı dünyalarla buluşturan Giovanni Ramusio, Pietro Martire, Bartolomé de Las Casas ve Agustin de Zarate gibi önemli isimlerin çalışmaları, global ölçekte yaşanan büyük değişimlere rağmen Avrupa, Avrupalılık ve daha da önemlisi Katolik Avrupa’dan ibaret bir dünya tasavvurunda ısrar edenlere karşı önemli bir dayanak noktası oluşturmuştur.  

Not: Bu bir OULCIPO yazısıdır...
(Notos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır.)

10 Ocak 2014 Cuma

BEDEN YÖNETİMİ OLARAK EDEBİYAT


Edebiyat Nedir? sorusuna farklı cevaplar vermek mümkündür. Stephen Mandell’in Laurie G. Kirszner'la birlikte kaleme aldığı "Edebiyat” adlı kitabı da kendine özgü bakış açısıyla edebiyata farklı tanımlar getirmeye çalışıyor. Böyle bir kitabı okumadan önce, edebiyat konusunda her okur veya eleştirmen kendince bir fikre sahiptir kuşkusuz. Fakat kitapta hiç beklemediği yaklaşımlarla karşılaşması da mümkündür. Bu açıdan, söz konusu kitapta Mandell’in “edebiyat nedir” sorusuna verdiği cevaplardan biri oldukça şaşırtıcıdır; ve aynı ölçüde ufuk açıcıdır.
Mandell edebiyatın bir “bedensel rejimler toplamı” olarak tanımlanabileceğini söylüyor. Kitapta “Edebiyat Nedir?” başlıklı bir makalede geliştiriyor bu düşüncesini. Edebiyatı bir “beden yönetimi” olarak okumak özgün bir yaklaşım. Bu bir bakıma edebiyatı yalnızca teorik bir şey olmanın ötesinde, aynı zamanda bir “pratik” olarak görmek demektir; insan bedenine yönelik bir pratik. Mandell, Fransız sosyolog Marcel Mauss’un “Bedensel Teknikler Üzerine” adlı bir makalesine dayanarak yapıyor “bedensel rejimler toplamı” tanımlamasını. Aslında Mauss bahsi geçen makalede edebiyata dair herhangi bir şey söylemiyor. Fakat Mandell, Mauss’un değerlendirmelerinin edebiyata da uyarlanabileceğini düşünüyor.
İnsanın bedenini yönetme ve kullanma biçimleri insan yaşamı dediğimiz şeyi oluşturur; başka bir ifadeyle, yaşamöyküsü insanın bedeniyle ilgili bütün kullanımların toplamıdır ve ona yönelik fikir veya projeler de bu toplama dahildir.
Her edebiyat metni şu veya bu şekilde belli bir karakterin (veya karakterlerin) bizzat yaşadığı veya onun çevresinde gelişen olayları aktarır; yani onun yaşamöyküsünden bir kesit sunar (veya tümünü). Karakterin bedensel devinimleri, bedeninin aldığı şekiller veya içine girdiği durumlar açısından bakarsak, o edebiyat metni söz konusu karakterin bedensel yönetimidir. Karakterin yaptığı her şey bedenin kullanımını ve dolayısıyla yönetimini ifade eder. Düşünceler ve konuşmalar da buna dahildir; zira her düşünce kendi bedenini kullanma ve yönetme biçimine ya da başka bedenleri ve nesneleri belli bir devinim veya durum içerisinde tasavvur etmeye işaret eder. Dahası düşüncenin kendisi de edebi anlatı içinde bir devinimi, karakterin zihninin kullanım biçimini ifade eder. Bir metinde yer alan nesneleri de birer beden olarak düşünürsek (sözgelimi Fransızca corps sözcüğü hem nesne hem de beden anlamına gelir), metinde aldıkları şekilleri veya bulundukları durumları da yine beden kullanımı ve yönetimi olarak tanımlayabiliriz. Bu durumda, metni oluşturan bütün unsurlar bedensel yönetime dahil olur.  
Karakterlerin beden kullanımı/yönetimi doğal olarak birinci plandadır; genelde metnin odağını oluşturan budur. Edebiyat kurgusal olarak karakterlerin (veya nesnelerin) bedenleri üzerinde oynanan çeşitli oyunlardır; başka türlü söylersek, edebiyat, malzemesi bireyler veya nesneler olan bir beden yönetimi deneyidir. Bu aynı zamanda şu anlama geliyor: Edebiyat metinleri insan bedeninin hangi muhtemel şekillerde yönetilebileceğini, yani bir insanın neler yapabileceğini veya neler yaşayabileceğini gösterir. Yazar metni oluştururken karakterleri belli durumlar içerisine sokar, onlara bir takım şeyler yaptırır, konuşturur veya düşündürür; aynı yönetim süreci nesneler veya metnin atmosferi için de geçerlidir. Karakterlerin, nesnelerin veya “durumların” yönetimi bir araya geldiğindeyse, bedensel rejimler toplamı olarak edebiyat eseri dediğimiz şey ortaya çıkar. 
Mandell edebiyat ve beden yönetimi konusunda söylediklerinin yalnızca edebi metinler değil, aynı zamanda o metinlerin alımlayan okurlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Her bir edebiyat eseri okurlar için de bir bedensel yönetim deneyidir. Fakat bu deney potansiyel düzlemde gerçekleşir. Okur eline aldığı her metinde kendi bedeninin potansiyel kullanımına tanık olur; her bir metin onun bedeninin alabileceği potansiyel biçimleri sergiler. Her seferinde potansiyel olarak kendini yeni bir bedensel rejim içerisinde bulur. Okur metinde yer alan herhangi bir karakterle kendini özdeşleştirdiğinde ise, kendi “bedensel tarihiyle” karşılaşır. Metinde spesifik bir devinim sergileyen beden, okurun olduğu, olmak istediği veya olmak istemeyeceği şeyi temsil eder; bir başka ifadeyle, okur kendi bedensel rejiminin somutlaşmış şekline tanık olur.

Mandell’in edebiyat ve bedensel rejimler şeklindeki yaklaşımını hemen her edebiyat eserinde uygulamak mümkün. Mandell, birçok şey olabilen edebiyatın böyle bir “şey” de olabileceğini söylüyor; edebiyat eserlerine farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor; ve bu eleştirmenler için olduğu gibi, okurlar için de geçerlidir.  

Not: Bu bir OULCIPO yazısıdır...

16 Nisan 2013 Salı

KENTSEL TANIKLIKLAR


İnsan yaşamı organize bir deliliktir. “Zararsız bir delilik” diyor Demir Özlü son kitabında. Bu deliliğin tarihi üst üste konulan birkaç taş, birbirine tutturulan eğreti ağaçlar ve kabaca uzatılmış yüzeylerle başlıyor. Taşlar düzeldikçe, ağaçlar yontuldukça ve yüzeyler inceldikçe, bu tarih geri dönülmez bir yola girmiş oldu. Tedirgin ama kararlı sayısız ellerin yolculuğudur bu.
Bu yolculuğun vardığı son noktada, insanoğlu, kendi ellerinden çıkan ama artık tanıyamadığı kentlerin sokaklarında buldu kendini. Bir kavram olarak kendisinin yarattığı, olgusal olarak yaşadığı, fakat bir gerçeklik olarak yabancılaştığı kentler.
İnsanlar kentleri yaratır. Kimsenin hatırlamadığı zamanlarda başlayan bir hikayeyi anlatır gibi. Herkes bu hikayeye kendinden bir şeyler ekler ve yeni halleriyle geleceğe taşır. Önünde Boş Bir Uzam’da anlatıcı, Berlin kentinin uzayıp giden hayatında, bir noktada bu hikayeye katılmıştır. Bir zaman ondan ayrılmış, sonra yeniden dönmüştür. Ve şimdi bir kez daha kentin sokaklarındadır. Bir yandan geçmişi dinlerken, bir yandan da şimdiyi anlatır. Eski izlerini bulur, yeni izler bırakır. Kent biraz da odur artık. Kendi kendine anlatılır…
İnsanlar kentleri yaratır; ama bu yaratılış anına tanık olanlar ve onların tanıklığını dinleyenler yok olup gittiğinde, kentler adeta kendi başına gerçekleşen birer varlık görünümünü alırlar. Sanki kendiliğinden topraktan yükselen yeryüzü şekillerine dönüşürler zamanla. An geçtikçe oraya köklerini salar ve hep oradaymış gibi görünürler insanlara. Bu andan sonra artık kent insanları yaratmaya başlar. Bu kuşatıcı uzamda biten ya da oraya akan herkes onun ellerinde şekil alır, oluşur, dönüşür. İnsanlar sonsuz kolları olan zincirler halinde birbirlerine eklenir ve bu devasa zincir bitimsiz bir biçimde uzayıp gider.  
Yaşam kent kılığına bürünerek insanın kanına girer ve bir virüs gibi onun varlığı içinde yayılır. Bu hastalıktan kurtulması neredeyse imkansızdır artık. Kent insanın yakasından tutar, onu parçalara ayırarak kendi içinde dört bir yana savurur. Gittiği her yerde kendisinden bir şey vardır artık. Her bir parça bir yerlerde asılı kalan birer anı halini alır. Kimi zaman kendini hatırlatan, yeniden yaşatan ya da geri dönmemek üzere unutulan anılar. İnsan, varlığı son bulana kadar, kentin damarlarında dolaşır, etrafa dağılan parçalarını yeniden bulur, onları bir araya getirir, kendini tamamlar. Bazıları sıradan küçük şeyler iken, bazıları bütüncül, temel ve vazgeçilmezdir. Ve rafine bir takım hatıralar türlü vurgularla kendilerini duyumsatır. Ama anılar hatırlanmasalar bile, kimse onları yeniden canlandırmasa bile, kentin bir yerlerinde yaşamaya devam ederler. Kendi başlarına anlatılıp dururlar. Ta ki o kent yok olup gidene kadar.
Önünde Boş Bir Uzam’da anlatıcının yaptığı da budur. Ve bunu yaparken bir yandan da yeniden parçalara ayrılarak kentin sokaklarına yayılıyor, yapılarına bulaşıyor, havasına karışıyor. Her seferinde kendisinden yeni bir şeyler bırakıyor oraya; ama aynı zamanda yeni bir şeyler alıyor ve böylece giderek sonsuz bir biçimde kentin varlığına katılıyor. Artık daha fazla yerde, daha fazla şey olmaya başlıyor. Ve her seferinde bütün bunlar katlanarak gidiyor.
Anlatıcı kenti yaşarken, başka kentleri, sokakları ve yapıları da beraberinde taşıyor. Zira o birçok kente, sayısız sokaklara, yapılara ve yollara dağılmıştır. Onlarla yan yana, uç uca, iç içedir. Tıpkı eski zamanlarda anlatılan büyücüler gibi, aynı anın içinde farklı yerlerde belirir, farklı şeyler yapar. Anlatıcı yalnızlığı içinde yol aldıkça, başka tanıklıklar ona eşlik eder. Bir zamanlar kente izlerini katmış kimselere ait tanıklıklar. Ve anlatıcı kendi kentsel varoluşuyla onların tanıklığına tanık olur. Yol aldıkça büyük şairlerin, yazarların ve düşünürlerin hikayelerini dinler. Kent kendi varlığına eklenen o büyük isimlerle bir daha büyür, yücelir. O yüceldikçe anlatıcı giderek bir nokta halini alır ve onun siluetinde erir gider. Bir yandan da onun büyüklüğüyle donanır, anlam kazanır. Yalnız kendisinin ayrımsadığı bir anlam.
Kent yalnızca büyük insanları, muazzam yaşamları ve devasa anıları barındırmaz. Yalnızca onları anlatmaz. Bir zamanlar kendi varlığına eklemlenen, onun devasa bedeni üzerinde akıp giden herkese dair söyleyecek sözleri vardır. Yeni gelenlere, oradan geçip gidenlere onların hikayelerini anlatır. Her birinden yaşanmış birer parça kalmıştır bir yerlerde. Kimi zaman birer vaka olarak, kimi zaman ise yapılarda ve sokaklarda yer eden birer iz olarak. Beklenmedik bir anda, trajik bir kopuşla kendisinden göçüp giden, yaşadıklarından çok yaşamadıklarıyla kendi bedeninde ve tarihinde iz bırakan insanların anılarını itinayla saklar. En acımasız gerçekleri en ufak bir sıkılma duymadan döker ortaya. Bilmek isteyenlere bildirir, anlamak isteyenlere anlatır (kaldırımlarda sarı harflerle yazılmış isimler).  
Anlatıcı sokakları, yapıları ve yollarıyla kendinden emin bir şekilde karşısında dikilen, geçmişte ve bugün kendi bedeni üzerinde devinen varlıkları umursamadan, kendi öz yaşamını sürdüren kentin ezici varlığını hisseder. Bizzat yaşadığı, tanık olduğu veya kente dair bildiği tüm diğer şeylerle birlikte: Hüzünlü, acı veren, buruk ya da kimi zaman mutlu şeyler. Bu varlık hali onda sıkıntılı bir yazma süreciyle kendini gösterir. Kent kılığına bürünen yaşam ona kendisini dayatır. Uğradığı şeyleri anlatma, sonsuzluğu ve geçiciliği aynı anda duyumsatan bir kentteki sonlu varlığını, bu varlığın tanıklığını dile getirme ihtiyacı ve arzusu bir yük halini alır. Bunun yanında, kendi geçmişi, bir zamanlar peşine düştüğü tasarımlar, o tasarımlarla çelişen, çatışan bir şimdiki zaman ve bunun insanlık üzerinde bıraktığı ezici etkiler başka bir sıkıntı halinde belirir. İşte böyle bir süreç içinde, anlatıcı kendi varlığından süzerek kenti anlatır; bir yandan kendi payını alırken, bir yandan da hesabını vermeye çalışır.
Her şey gibi kentlerin de bir sonu vardır anlatıcı için. Bir kente ne zaman ve nasıl başladığının, onu nasıl taşıdığının bir önemi kalmamıştır belki de. O şimdilik bittiği noktadadır; yeniden başlamak umuduyla. Soyut bir varlık ya da bir takım duygulanışlar halinde, kenti ve ona dair tanıklıklarını yanına alarak çekip gider. Tanık olunan şimdiki anlar birer hatıra olmaya başlar artık. Kent bir anı haline bürünerek göç eder anlatıcıyla birlikte. Artık uzaklarda, başka uzamlarda yaşamaya başlar. O uzam ki nerelere varacağı, nasıl bir sona uzanacağı bilinmez. Geçmişle ve şimdiyle harmanlanmış bir özyaşamöyküsünün geleceğe doğru aktığı tozlu, belirsiz ve kaçınılmaz bir yoldur. Kesin olan tek şey, o yolun yaşanacak olmasıdır.   

(Not: Sarnıç Öykü dergisinde yayımlanmıştır.)
  

12 Nisan 2011 Salı

BAY HOW NE YAPMALI?


ÖYKÜ KİTABI KİTAPÇILARDA...


Kitapta Yer Alan Öyküler Z, Ben Faust, İneseane, Hakomaru, Yazarların Gücü Adına, Bay How, Karanlığa Methiye, Kalbur Zaman, Bir Çokluk Olarak Ölümün Portresi, Bir Dağ Masalı, İnga, Olası Bir Hikaye, Erkenden Bulutlar, Dönüşüm, En Şinua Ki İnyor Tu, Bengi Düşüş, MasalİKİ ...


Kitaba ulaşmak için: