10 Ocak 2014 Cuma

BEDEN YÖNETİMİ OLARAK EDEBİYAT


Edebiyat Nedir? sorusuna farklı cevaplar vermek mümkündür. Stephen Mandell’in Laurie G. Kirszner'la birlikte kaleme aldığı "Edebiyat” adlı kitabı da kendine özgü bakış açısıyla edebiyata farklı tanımlar getirmeye çalışıyor. Böyle bir kitabı okumadan önce, edebiyat konusunda her okur veya eleştirmen kendince bir fikre sahiptir kuşkusuz. Fakat kitapta hiç beklemediği yaklaşımlarla karşılaşması da mümkündür. Bu açıdan, söz konusu kitapta Mandell’in “edebiyat nedir” sorusuna verdiği cevaplardan biri oldukça şaşırtıcıdır; ve aynı ölçüde ufuk açıcıdır.
Mandell edebiyatın bir “bedensel rejimler toplamı” olarak tanımlanabileceğini söylüyor. Kitapta “Edebiyat Nedir?” başlıklı bir makalede geliştiriyor bu düşüncesini. Edebiyatı bir “beden yönetimi” olarak okumak özgün bir yaklaşım. Bu bir bakıma edebiyatı yalnızca teorik bir şey olmanın ötesinde, aynı zamanda bir “pratik” olarak görmek demektir; insan bedenine yönelik bir pratik. Mandell, Fransız sosyolog Marcel Mauss’un “Bedensel Teknikler Üzerine” adlı bir makalesine dayanarak yapıyor “bedensel rejimler toplamı” tanımlamasını. Aslında Mauss bahsi geçen makalede edebiyata dair herhangi bir şey söylemiyor. Fakat Mandell, Mauss’un değerlendirmelerinin edebiyata da uyarlanabileceğini düşünüyor.
İnsanın bedenini yönetme ve kullanma biçimleri insan yaşamı dediğimiz şeyi oluşturur; başka bir ifadeyle, yaşamöyküsü insanın bedeniyle ilgili bütün kullanımların toplamıdır ve ona yönelik fikir veya projeler de bu toplama dahildir.
Her edebiyat metni şu veya bu şekilde belli bir karakterin (veya karakterlerin) bizzat yaşadığı veya onun çevresinde gelişen olayları aktarır; yani onun yaşamöyküsünden bir kesit sunar (veya tümünü). Karakterin bedensel devinimleri, bedeninin aldığı şekiller veya içine girdiği durumlar açısından bakarsak, o edebiyat metni söz konusu karakterin bedensel yönetimidir. Karakterin yaptığı her şey bedenin kullanımını ve dolayısıyla yönetimini ifade eder. Düşünceler ve konuşmalar da buna dahildir; zira her düşünce kendi bedenini kullanma ve yönetme biçimine ya da başka bedenleri ve nesneleri belli bir devinim veya durum içerisinde tasavvur etmeye işaret eder. Dahası düşüncenin kendisi de edebi anlatı içinde bir devinimi, karakterin zihninin kullanım biçimini ifade eder. Bir metinde yer alan nesneleri de birer beden olarak düşünürsek (sözgelimi Fransızca corps sözcüğü hem nesne hem de beden anlamına gelir), metinde aldıkları şekilleri veya bulundukları durumları da yine beden kullanımı ve yönetimi olarak tanımlayabiliriz. Bu durumda, metni oluşturan bütün unsurlar bedensel yönetime dahil olur.  
Karakterlerin beden kullanımı/yönetimi doğal olarak birinci plandadır; genelde metnin odağını oluşturan budur. Edebiyat kurgusal olarak karakterlerin (veya nesnelerin) bedenleri üzerinde oynanan çeşitli oyunlardır; başka türlü söylersek, edebiyat, malzemesi bireyler veya nesneler olan bir beden yönetimi deneyidir. Bu aynı zamanda şu anlama geliyor: Edebiyat metinleri insan bedeninin hangi muhtemel şekillerde yönetilebileceğini, yani bir insanın neler yapabileceğini veya neler yaşayabileceğini gösterir. Yazar metni oluştururken karakterleri belli durumlar içerisine sokar, onlara bir takım şeyler yaptırır, konuşturur veya düşündürür; aynı yönetim süreci nesneler veya metnin atmosferi için de geçerlidir. Karakterlerin, nesnelerin veya “durumların” yönetimi bir araya geldiğindeyse, bedensel rejimler toplamı olarak edebiyat eseri dediğimiz şey ortaya çıkar. 
Mandell edebiyat ve beden yönetimi konusunda söylediklerinin yalnızca edebi metinler değil, aynı zamanda o metinlerin alımlayan okurlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Her bir edebiyat eseri okurlar için de bir bedensel yönetim deneyidir. Fakat bu deney potansiyel düzlemde gerçekleşir. Okur eline aldığı her metinde kendi bedeninin potansiyel kullanımına tanık olur; her bir metin onun bedeninin alabileceği potansiyel biçimleri sergiler. Her seferinde potansiyel olarak kendini yeni bir bedensel rejim içerisinde bulur. Okur metinde yer alan herhangi bir karakterle kendini özdeşleştirdiğinde ise, kendi “bedensel tarihiyle” karşılaşır. Metinde spesifik bir devinim sergileyen beden, okurun olduğu, olmak istediği veya olmak istemeyeceği şeyi temsil eder; bir başka ifadeyle, okur kendi bedensel rejiminin somutlaşmış şekline tanık olur.

Mandell’in edebiyat ve bedensel rejimler şeklindeki yaklaşımını hemen her edebiyat eserinde uygulamak mümkün. Mandell, birçok şey olabilen edebiyatın böyle bir “şey” de olabileceğini söylüyor; edebiyat eserlerine farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor; ve bu eleştirmenler için olduğu gibi, okurlar için de geçerlidir.  

Not: Bu bir OULCIPO yazısıdır...

8 Ekim 2013 Salı

DÜALİZM, MONİZM VE ÇOKLULUKLAR




Metin bant çözümlemelerinden oluşuyor. Kesik, yarım ya da anlamsız girünen ifadeler bundan kaynaklanmaktadır.  Çeviren: Özcan Doğan.

Arzu-haz-zevk


Foucault, aynı anda olmasa bile, birçok alanı ilgilendiren önermeler üzerine çok derin şeyler söylüyor “Arkeoloji”de. Oldukça kapalı olan iki örnek alıyorum: Belirli bir zaman, yeni bir türde önermelerin ortaya çıktığı bir Yunan kenti; ve yeni bir türdeki bu önermeler belirlenebilir geçici ilişkiler içerisinde ortaya çıkıyorlar, birçok alanda. Aşkla, evlilikle ya da savaşla ilgili önermeler olabilir bunlar ve bu önermelerin arasında bir tür yakınlık, bir tür ortaklık olduğu hissediliyor. Görüyoruz ki düşünürler, belli bir yakınlık görüntüsüne sahip olan önermelerin değişik alanlarda nasıl ortaya çıktığı konusunda bir açıklama getirmeye çalışıyorlar. Örneğin Yunanistan’da, “hoplitik” denilen reform döneminde, savaş ve strateji konusunda ve aynı zamanda evlilik ve politika konusunda ortaya çıkan yeni önermeler var. Bütün bunlar alakasız değildir diyoruz kendi kendimize. Bir benzerlik sisteminin ya da bir türdeşlik sisteminin olduğunu ve belki de bütün bu önermelerin ortak bir yapıya gönderme yaptığını söyleyecek olan insanlar çıkacaktır hemen. Yapısalcılar diyeceğiz bunlara ... Bu önerme üretimlerinin diğerlerine göre belirleyici olan belli bir alana bağlı olduklarını söyleyecektir başkaları da ve bunlara da, örneğin, Marksist diyeceğiz.

Başka bir şey aramak yerinde olur belki de.

Birçok şey öğrenebileceğimiz bir kitap var, “Yaşam ...

Bana öyle geliyor ki Leroi-Gourhan’da işe yarayabilecek bazı şeyler var; bunun nasıl işlediğini görmek gerekir. Bu mekanik nokta bir tür yersizyurtsuzlaştırma hızı gösterecektir. Nitelikli mekanizmalar halinde, savaş mekanizmaları, aşk mekanizmaları veya evlilik mekanizmaları halinde yeniden yerliyurtlulaştırmaların gerçekleştiği bir göstergeler sistemi vardır.

Rejik: Ağ halinde bir araya gelenler senin dizilerin mi?

Gilles Deleuze: Ah hayır, bu başka bir şey, sizin de gördüğünüz gibi, bizim temel hipotezimiz bu değil, şöyle ki: Bu problemde önermeler nereden geliyor, üretimi neye bağlamak lazım? Gizli cevap, yanıtlamaktan ibarettir: Bireysel önerme yoktur ve psy... birçok tuzağı arasında ...

Cogito yöntemi şöyleydi hatırlarsanız: “Düşünüyorum o halde varım” diyebilirim, “yürüyorum o halde varım” diyemem. Descartes, çok nadir olan gülünç metinlerindeki itirazlara verdiği cevaplarda açıklıyor düşüncesini bunun üzerine; bu itirazlarda kendisine şöyle karşı çıkılıyor: “Neden ‘yürüyorum o halde varım’ demiyorsunuz?” Descartes da "yapamam" diyor. Ve bu da, “yürüyorum” önermenin öznesidir, oysa ki “düşünüyorum” anlatımın öznesidir demeye varıyor yine. O halde, yürümüyorumdur belki ama emin olduğum bir şey var, o da yürüdüğümü düşünmemdir. Bir diğer ifadeyle: Özne burada da önerme tarafından bir anlatım öznesi halinde ve bir önerme öznesi halinde bölünmeksizin bir önerme yaratamaz. Öznenin bütün bir metafiziğini psikanalize sokuyor bu ...  

Soru: Ama Descartes’ta başkalık, başkasılık yok.

Gilles Deleuze: Ne gerekiyor size? Düalizm! Düşünce düzeyinde ve düşünülen nesne düzeyinde bir düalizm vardır. Ruh ve beden düzeyinde bir düalizm vardır, istediğiniz kadar düalizm var. Ve eğer bütün Dekartçı düalizmlerin kaynağının ne olduğu sorulursa,  öznedeki bu iç bölünmededir kaynağı, önermenin sonuca varmaya izin vermeyen özneleri arasında ve de şüpheden uzak olan bir anlatım öznesi: “düşünüyorum”.
Dekartçı düalizmlerin bütün bir serisinde, ruh-beden, düşünce-uzam, önerme-anlatım serilerinde, dikkate alınacak tek şey ve tek sorun, bunun son görünüm olmadığıdır; önerme özneleri ve anlatım özneleri düalitesi, bir kez daha ...

Yeniden alıyorum, Decartes bir metninde şöyle diyor: Elbette ki olabilir, oldukça mümkün; bir likorn[1] görüyorum ya da bir likornu düşünüyorum; likornun olmaması oldukça mümkün, önermenin, “bir likorn görüyorum” tümcesinin yanlış olması oldukça muhtemel, fakat buna karşılık, bir likorn gördüğümü düşündüğüm doğrudur, bu noktada bir tür anlatım öznesi ortaya çıkıyor ve buradan da muhtemel bütün önerme özneleri. Buradan size şunu söyleyecektir: “Yürüyorum o halde varım” diyemem, çünkü bir önerme öznesinin bir tür anlatıma ya da ...
Oysa Descartes’taki bütün düalizmler, tutku ve eylem dahi, önermeleri bir anlatım öznesine bağlamaya dayanan cogito işlemine sıkı sıkıya bağlıdırlar, ki bu hemen ardından özneyi ikiye bölecektir: Önerme öznesi, anlatım öznesi; ve bu da örneğin Dekartçı düzeyde finalde ruhun ve bedenin birliğine gönderme yapan önerme öznesi biçiminde ve düşünen töze gönderme yapan anlatım öznesi biçiminde olacaktır. Belli bir biçimde psikanalizin Dekartçılığın son mirasçısı olduğunu söylediğimde, bunun nedeni, cogito’ya bakıldığında bile, bunun ne derecede Oedipusçu bir araç olduğunun, yüceltilmiş bir Oedipusçu araç olduğunun çok merak uyandırıcı olmasıdır.
Bir tek düşünce biçimi vardır sadece, aynı şeydir bu: Monist ya da plüralist biçimde düşünebiliriz sadece. Karşıt olan tek şey, her ikisidir. Monizm ya da plüralizm aynı şeydir, çünkü bana öyle geliyor ki belli bir biçimde her karşıtlık, hatta tek ile çoklu arasındaki bütün karşıtlık olasılıkları ... Şöyle ki, düalizmin kaynağı .. doğrulanabilir olan bir şey arasındaki karşıtlıktır kesinlikle ...

Tek ile çoklu arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmaya gelince, son olarak bunu gördük, tek olan ile çoklu olanın ad’a yer vermek için sıfat olmaktan çıktıkları andan itibaren başlar bu ortadan kalkma: Çokluklar vardır sadece. Yani çokluklar adı tek olanın, çoklu olanın ve onların ... yerini aldığında ... ve o zaman, tek olan ile çoklu olan bütün anlamını yitirir tamamen, anlatım öznesi ve önerme öznesi ile aynı anda. Çokluklar vardır, bu da bir çokluluklar teorisi ve pratiği içerir açık bir biçimde. Burada, ... alanını terkettiğimiz yerde ...

Arzunun ilk lânetlenişi, bir Hıristiyan laneti gibi ağır gelen, isteğe yüklenen ve Yunanlar’a kadar uzanan ilk lânet şudur: Arzu yoktur. İkinci lânet ise: Arzu haz ile tatmin edilecektir ya da zevk ile açıklanabilir bir ilişki içinde olacaktır. Elbette ki, bunun aynı şey olmadığı söylenecektir. Tuhaf bir ARZU-HAZ-ZEVK devresi var yine de. Ve bütün bunlar, bir kez daha, arzuyu lânetlemenin ve ortadan kaldırmanın, tasfiye etmenin bir biçimidir.  

Haz düşüncesi eski, kokuşmuş bir düşüncedir tamamiyle –Freud’un metinlerine bakmak yeterli, arzu-haz düzeyinde, arzunun her şeyden önce istenmeyen bir gerilim olduğunu söylemeye varıyor bu yine. Bir ya da iki metinde Freud şöyle diyor ...

Eğer çemberin üçüncü parçasını da eklersek: Arzu-eksiklik; aşkınlığa doğru yönelmiş olan arzuyla ilgilidir bütün bunlar hep. Aslında, eğer arzuda bir şeyler eksikse de, arzu kendisinde eksik olan şey tarafından hedeflenen yönelmişlik gibidir. Belli bir aşkınlığa göre tanımlanır arzu; nasıl kendi ünitesi olmayan ve kendisinin deşarj olmasını sağlayan boşalma ya da haz olan bir üniteye göre ölçülüyorsa, öyle [tanımlanır]. Ve şimdilik elimizde sadece iki parçası olan bu çemberi kapatmak için –kesinlikle, zevk ve haz arasında bir ayrım yaratmaya dayanan tema çok faydalıdır. Her şeyi çalıştıracak olan budur. Lacan için çok önemli olan bir farkı düşünüyorum özellikle; ama ben bu fakı tanımıyorum, zevk ve ... arasındaki ayrım ...

İnanılmaz bir şey. Haz verme kapasitesi olan önerme öznesinin ve belli bir zevke değer olan anlatım öznesinin düalitesini buluyoruz yeniden. Yalnız, anlatımın öznesi finalde asıl gösteren [signifiant] olduğu için önermenin öznesi hiçbir zaman anlatım öznesinin seviyesine kadar yükselmediğinden, zevkin imkansız olması doğaldır. Bu demektir ki zevk, Barthes’ın açıklamakta olduğu gibi, ölümle temel bir ilişki halindedir, öyle ki çemberimizi kapatabiliriz artık: Arzu-eksiklik, arzu-haz ya da orgazm, arzu-zevk.

Neyse ki daha açık olan bir metinde, daha sonra Barthes şunu demeye kadar varıyor: …
Eski Çin’deki cinsel yaşantı hakkındaki şu kitabı düşünüyorum da, tuhaf bir hikaye anlatıyor bize, sonuçta hepimiz birer Çinliyiz: Taoizmde, bu …

Farklı olan şey, arzunun tamamiyle farklı bir şekilde yaşanma biçimidir: Hiçbir aşkınlığa bağlanmıyor, hiçbir eksikliğe bağlanmıyor, hiçbir hazla ölçülmüyor ve hiçbir zevk bunu aşamıyor, imkansızlık miti gibi. Arzu saf bir süreç olarak ortaya konulmuştur. Somut olarak, bu hiç de orgazm değil demektir bu; onların sorunu batılıların sorunu gibi değil, batının sorunu şu: Cinselliği cinsel organlılıktan nasıl ayırmalı; onların sorunu ise: … nasıl ayırmalı ...   

Arzunun bütün bir tarihi –bir kez daha, Reich aynı şekilde düşüyor… bu ...

İşte bu anlamda ben diyorum ki düşünmek ister istemez monist olmaktır, düşüncenin ve sürecin özdeşliği anlayışında bile. Aynı şekilde sürecin ve arzunun özdeşliği anlayışında da: Kendi içkinlik alanını meydana getiren şey olarak arzu, yani onu dolduran çoklukları meydana getiren şey olarak. Ama bütün bunlar çok anlaşılmaz kalıyor belki de, monist bir alan çoklukların bulunduğu bir alandır ister istemez.

Kyril Rejik: Evet, ama bunu çok tehlikeli buluyorum ben, çünkü monizm tamamen başka bir şey gibi düşünülüyor ... düalizmden doğan bir diyalektiğin sonucu gibi ... örneğin Hegel.

Gilles Deleuze: Ama bu sahte bir monizm.

Sadece çokluklar adını korumak için tek ve çoklu sıfatlarının kullanımından kaçınmaya dayanan şu sihirli işlem. Bu ...

Ve elbette ki, eğer sıfat olarak tek’in ve çoklu’nun kullanımının yerine çokluklar adını koyarsak şu şekilde: Tek olan hiçbir şey yoktur, çoklu olan hiçbir şey yoktur, her şey çokluklardır. Bu anda, monizm ile plüralizmin tam bir özdeşliğini görüyoruz,   bu ...

Kyril: Az önce düalizmden Oedipusun bir sonucu gibi bahsettin. Diğer taraftan Oedipusu kitlesel şeyler, sürü şeyleri ya da paranoya veya şizofreni şeyleri arasında bir ara mekanizma gibi düşündüğünden, bu düalizmden bir şey üretiyorsun demek ki, süreçlerin işleyişi düzeyinde sana özgü olan bir düalizmden çıkarak. İki ya da üç yıldan beridir bizlere anlattığın şey bu.

Gilles Deleuze: İki üç yıldır bitti bu, bitti. Bugün buraya hiçbir düalizmi sokmuyorum ben. Geri kalan her şeyi unutuyoruz.

Bu ikinci nokta, en aldatıcı, en ikiyüzlü boyun eğmedir bu, peki ama neden? Çünkü şöyle ki, öznenin bölünmesi/farklılaşması hikayesi şundan ibarettir her zaman: Emreden sensin, ... sahibi olmadığınız gibi öznesi de olmadığınız bir düzene boyun eğdiğiniz ölçüde emri kabul edersiniz. Demokrasinin şu meşhur düzenidir bu. Özne olarak yasa koyucusunuzdur siz; bu doktrini, bu doktrinin formalizmini en ileri götüren kişinin cogito açısından Descartes’ın mirasçısı olması tesadufi değildir, yani: Kant’tır bu ve boyun eğme ...

Kyril: Ve şu küçük farkla ki seksoloji kitapları tamamiyle fallokrattırlar ve Çin politikası tamamiyle emperyal bir politikadır.

Gilles Deleuze: Tabii, ama bu bir detay, çünkü batı ile doğu arasındaki farkı yaratan şey bu değildir. Batı için de aynı şeyi söyleyeceksin; eğer farkı ararsak, burada değildir bu kuşkusuz; fallokrat ve emperyal olsun, tamam, ama bu ...

Önermeler teorisi ile arzu kavramı arasındaki bu ilişki açık bir ilişki midir?

ARADA KESİNTİ

Lacan’da haz ile zevk arasındaki farkı kimse söyleyemez.

Dışardan müdahale: Arzu zevk ile açıklanabilir bir ilişki halindedir.

Gilles Deleuze: Zevkin haz olmadığını söylemenin nasıl aynı şeye bağlı olduğunu çok iyi görüyoruz; bir tür sistemin parçasıdır bu; basitleştirmek için yuvarlak bir arzu kavramı -temelde her zaman farkın postülatının bulunduğu arzu- olarak sunacağım bir sistem –batı felsefesinin daima şundan ibaret olduğu da doğrudur: Eğer arzu var ise, bu ...

- arzuladığın her seferde kaçıracaksın

- sadece deşarjlar bekleyeceksin

- imkansız zevkin peşinden gideceksin

O halde arzu tamamiyle tuzaklarla doludur, bir çember içine alınmıştır. Peki o zaman önermeler problemi hangi noktada aynı şey olarak kalıyor? Kart[ezyen] cogito düzeyinde aynı şeydir bu...

Arzu-eksiklik öznenin, kupürün, çizginin ayrılması düzeyinde bulunuyor. Arzu-haz sistemi önermenin öznesi düzeyinde bulunuyor. Ve arzu-zevk sistemi ise anlatım öznesinin başarısı düzeyinde bulunuyor; yine çemberin mistikleştirilmesiyle, aldatıcı hale getirilmesiyle birlikte: İtaat ettikçe emredeceksin,  gerçek anlatım öznesi olmaya yaklaştıkça, seni önermenin öznesi olarak anlatım öznesinden ayıran çizgiye uygun hale geleceksin, arzuya kastrasyonla ulaşıyorsun yani.

Arzuya kastrasyonla ulaşıyorsun demek; ya da önerme üretimine öznenin farklılaşmasıyla, ayrılmasıyla ulaşıyorsun demek, aynı şey.

Rejik: Descartes’ın Tanrısı ve Lacan’ın göstereni ile birlikte bunu daha ileriye götürmek gibi bir isteğin yok mu?
Gilles Deleuze: Pek o kadar istemiyorum, ama isterim tabii ki, of! of! of!

Sorun şu hale geliyor, tek önerme arzudur dediğimizi farzedersek. Her arzu bir önermedir, bütün önermeler arzudurlar. Eğer bu gerçekten böyle ise, açıklanması gereken şey görünümün sistemidir. O halde Nietzsche tamamen haklıdır doğal olarak; Hıristiyan platoncu bir sistemdir bu gerçekten de; ve eğer bu sonunda psikanalize varıyorsa, tesadüfi değildir bu, çünkü psikanaliz bize: “Gel, uzan şöyle, kendi adına konuşma fırsatına sahip olacaksın sonunda,” diyen şeydir ve aynı zamanda bir önerme üretiminin muhtemel bütün koşullarını önceden geri çeken şeydir, kesinlikle .... bağladığı için ...

Richard III: Bana öyle geliyor ki Lacan’da metonimi[2] formu altında yeniden ele alınan arzu-deşarj, arzudan uzak değildir –fakat bu bir önsezi sadece- ve nihayetinde, yer değiştiren ve asla ulaşamadığımız arzunun bütün bir hikayesi, zihnin fenomenolojisinin izlediği yoldur özetle. Uzak bir ihtimal olarak, mutlak bilgi olacak olan şu zevkle birlikte tam olarak.

Gilles Deleuze: Nasıl istersen, ama Hegel’i ayrı bir yere koymanın hiçbir mantığı yok, çünkü arzunun eksik olarak tanımlandığı çok sayıdaki durumdan biridir bu; ama efendi ve köle ile ilgili sayfalardan önceki sayfalarda, her şey ...

Richard III: İlginç olan şu ki, eğer arzuyu yeniden Başkası’nın alanına ve gösterenin kaynağına bağlarsan, errinerungu izlemiş olursun gerçekten de... 

Gilles Deleuze: Evet, tabii ki, Lacan’ın Hegel’den vazgeçmesi tesadüf değildir; hegelci metinlerini yırtıp atmıştır.

Sorun şu ki, bu görünümün oluşumunu açıklamak gerekecektir; önermelerin hangi koşullarda, önerme üreticisi olarak o andan itibaren zorunlu bir biçimde önermenin öznesi ve anlatımın öznesi halinde ayrılacak olan bir özne tarafından üretilmiş gibi göründüklerini açıklamak gerekecektir. Ve özellikle de, kırma [rabattement](?) olarak neye olanak verir bu? Zaten yaptığımız şeyler bunlar; muhtemel iki kırma şekliniz var: ya anlatımın öznesi –ayırma her şekilde ... yarar ...

Her türlü açıklamanın formülü daha da kapalı hale getirmesinden kokuyorum. Paranoyak olan, ağ için ya da işaretin işarete gönderge yaptığı gibi bir ağlar sistemi için işaret görevi görebilen her türlü şey içerisinde ortaya çıkandır. İşaret artık ne bir alana, ne bir cisme, ne de bir şeye gönderge yapıyor; bir ağlar sistemi içerisinde işarete gönderge yapıyor ve o andan itibaren ve de aynı anda, bir gösterenin altına gömülüyor; ve başka bir gösteren için ... özneyi ... temsil eden bu gösterendir ...  

Bu görünüm üretimini açıklamak gerekecektir. Görünüm şundan ibarettir, bir kez daha: Önermeler bu şekilde ayrılmış/farklılaşmış olan bir özne tarafından üretilirler. Bu şey nasıl meydana geldi? Ve bu nasıl BEN diyebilmeli sorunu mudur? Nasıl BEN deme cesaretini göstermeli? “Ben” der demez, kendimi aynı anda hem önermenin öznesi hem de anlatımın öznesi olarak konumlandırıyorum. Ve bu ayrım varolduğu her seferinde, berbat şeyler oluyor; örneğin şunu demek istiyorum: “Adam olarak ben;” bütün sosyal fonksiyonlar bunun üzerine inşa edilirler, bütün baskı fonksiyonları bu ayrım üzerine inşa edilirler: Adam olarak ben, sizi anlıyorum, fakat baba olarak, bir şeyler yapmalıyım! 

Geçen hafta şunu söylüyorduk: Bireysel önerme yoktur, hiçbir önerme bir birey tarafından üretilemez. Hipotezimiz şöyleydi: Önermeleri üreten şey mekanizmal düzenlemelerdir ya da kollektif anlatım etkenleri; bu da aynı şeye denk düşüyor, kollektiflerin topluluklar anlamına gelmediğini, fakat ... anlamına geldiğini görmek koşuluyla ...

Bunun nasıl olduğunu bulmak gerekiyor. Sorunu pratik olarak ortaya koymak gerekiyor! Bir karşıtlıklar serisi ortaya koymak gerekiyor, bir tablo yapmak gerekiyor: Nasıl ...

Çokluk düzenlemelerinin karşısına, bir başka dizide, anlatım öznesi teması çıkıyor; düalizmlerin kaynağı olarak ayrılmış öznenin teması. Anti-oedipusçu aygıtın karşısına oedipusçu aygıt çıkıyor; ya da insanlık dışı olmanın, hayvanlaşmanın karşısına insanlaşma çıkıyor diğer dizide. Monizm-plüralizmin karşısına önermenin gerçek dışı kavramından doğan düaliteler çıkıyor. Arzu ya da düşüce-sürecin karşısına arzu-eksiklik-haz-zevk kavramı çıkıyor; tıpkı son olarak gördüğümüz işaretin iki farklı statüsünün birbirine karşı gelişi gibi; yani kendisini gösterene bağlayan bir ağ içerisinde toplanan işaret ve bunun tersine kendi hesabına çalışmaya başlayan, gösterenin ipoteğinden kendisini kurtaran ve bir edatla ya da bir edatlar sistemiyle bileşime geçen işaret.

Neden başka değil de daha çok bu tarz yeğinlikler var? Kertenkeleye dönüşecek daha sonra; sonra gelişecek, karga olacak. Karga gibi yapmak, yüzünden başlayarak karganın ayaklarını, kanatlarını canlandırmaktan ibarettir gerçekten de, kargalarla dolmaktır. Köpek gibi yapmak değildir bu, köpeklerle dolmaktır. Yani bu yeğinliklerden geçmek. Köpek gibi yapmak için, hav hav hav demek yetmez, başka deneylemelerden geçmek gerekir. Totemizm sorununda her şeyi değiştiriyor bu.

Yapısalcılar totemizmden bahsettiklerinde, kısır ve yavan oluyorlar yine de; totemizmin kocakarı ilacı hikayeleriyle bazı ilişkileri olmuştur daima; hepsi bu değil ama, zira deneylemenin devam ettiği ikinci kitapta ...

Bu, suyu görmekten ibarettir her şeyden önce; ve Carlos da, bütün bir evreler serisi boyunca, değişen, katılaşan, hareketsizleşen ve özellikle de ayrışan suyu görür. Sonunda su moleküllerine ayrılır ve Carlos, yapı taşları olan kabarcıklarından başlayarak suyu kavramaya başlar; fakat suyu, yapısal moleküler kabarcıklarından başlayarak ancak ... deneyleme ile üretilen şeyle bağıntılı olarak görebilir ve kavrayabilir.  

(bandın sonu)




[1] Tekboynuz. (Çev.)  
[2] Düzdeğişmece, mecaz-ı mürsel. 

16 Nisan 2013 Salı

KENTSEL TANIKLIKLAR


İnsan yaşamı organize bir deliliktir. “Zararsız bir delilik” diyor Demir Özlü son kitabında. Bu deliliğin tarihi üst üste konulan birkaç taş, birbirine tutturulan eğreti ağaçlar ve kabaca uzatılmış yüzeylerle başlıyor. Taşlar düzeldikçe, ağaçlar yontuldukça ve yüzeyler inceldikçe, bu tarih geri dönülmez bir yola girmiş oldu. Tedirgin ama kararlı sayısız ellerin yolculuğudur bu.
Bu yolculuğun vardığı son noktada, insanoğlu, kendi ellerinden çıkan ama artık tanıyamadığı kentlerin sokaklarında buldu kendini. Bir kavram olarak kendisinin yarattığı, olgusal olarak yaşadığı, fakat bir gerçeklik olarak yabancılaştığı kentler.
İnsanlar kentleri yaratır. Kimsenin hatırlamadığı zamanlarda başlayan bir hikayeyi anlatır gibi. Herkes bu hikayeye kendinden bir şeyler ekler ve yeni halleriyle geleceğe taşır. Önünde Boş Bir Uzam’da anlatıcı, Berlin kentinin uzayıp giden hayatında, bir noktada bu hikayeye katılmıştır. Bir zaman ondan ayrılmış, sonra yeniden dönmüştür. Ve şimdi bir kez daha kentin sokaklarındadır. Bir yandan geçmişi dinlerken, bir yandan da şimdiyi anlatır. Eski izlerini bulur, yeni izler bırakır. Kent biraz da odur artık. Kendi kendine anlatılır…
İnsanlar kentleri yaratır; ama bu yaratılış anına tanık olanlar ve onların tanıklığını dinleyenler yok olup gittiğinde, kentler adeta kendi başına gerçekleşen birer varlık görünümünü alırlar. Sanki kendiliğinden topraktan yükselen yeryüzü şekillerine dönüşürler zamanla. An geçtikçe oraya köklerini salar ve hep oradaymış gibi görünürler insanlara. Bu andan sonra artık kent insanları yaratmaya başlar. Bu kuşatıcı uzamda biten ya da oraya akan herkes onun ellerinde şekil alır, oluşur, dönüşür. İnsanlar sonsuz kolları olan zincirler halinde birbirlerine eklenir ve bu devasa zincir bitimsiz bir biçimde uzayıp gider.  
Yaşam kent kılığına bürünerek insanın kanına girer ve bir virüs gibi onun varlığı içinde yayılır. Bu hastalıktan kurtulması neredeyse imkansızdır artık. Kent insanın yakasından tutar, onu parçalara ayırarak kendi içinde dört bir yana savurur. Gittiği her yerde kendisinden bir şey vardır artık. Her bir parça bir yerlerde asılı kalan birer anı halini alır. Kimi zaman kendini hatırlatan, yeniden yaşatan ya da geri dönmemek üzere unutulan anılar. İnsan, varlığı son bulana kadar, kentin damarlarında dolaşır, etrafa dağılan parçalarını yeniden bulur, onları bir araya getirir, kendini tamamlar. Bazıları sıradan küçük şeyler iken, bazıları bütüncül, temel ve vazgeçilmezdir. Ve rafine bir takım hatıralar türlü vurgularla kendilerini duyumsatır. Ama anılar hatırlanmasalar bile, kimse onları yeniden canlandırmasa bile, kentin bir yerlerinde yaşamaya devam ederler. Kendi başlarına anlatılıp dururlar. Ta ki o kent yok olup gidene kadar.
Önünde Boş Bir Uzam’da anlatıcının yaptığı da budur. Ve bunu yaparken bir yandan da yeniden parçalara ayrılarak kentin sokaklarına yayılıyor, yapılarına bulaşıyor, havasına karışıyor. Her seferinde kendisinden yeni bir şeyler bırakıyor oraya; ama aynı zamanda yeni bir şeyler alıyor ve böylece giderek sonsuz bir biçimde kentin varlığına katılıyor. Artık daha fazla yerde, daha fazla şey olmaya başlıyor. Ve her seferinde bütün bunlar katlanarak gidiyor.
Anlatıcı kenti yaşarken, başka kentleri, sokakları ve yapıları da beraberinde taşıyor. Zira o birçok kente, sayısız sokaklara, yapılara ve yollara dağılmıştır. Onlarla yan yana, uç uca, iç içedir. Tıpkı eski zamanlarda anlatılan büyücüler gibi, aynı anın içinde farklı yerlerde belirir, farklı şeyler yapar. Anlatıcı yalnızlığı içinde yol aldıkça, başka tanıklıklar ona eşlik eder. Bir zamanlar kente izlerini katmış kimselere ait tanıklıklar. Ve anlatıcı kendi kentsel varoluşuyla onların tanıklığına tanık olur. Yol aldıkça büyük şairlerin, yazarların ve düşünürlerin hikayelerini dinler. Kent kendi varlığına eklenen o büyük isimlerle bir daha büyür, yücelir. O yüceldikçe anlatıcı giderek bir nokta halini alır ve onun siluetinde erir gider. Bir yandan da onun büyüklüğüyle donanır, anlam kazanır. Yalnız kendisinin ayrımsadığı bir anlam.
Kent yalnızca büyük insanları, muazzam yaşamları ve devasa anıları barındırmaz. Yalnızca onları anlatmaz. Bir zamanlar kendi varlığına eklemlenen, onun devasa bedeni üzerinde akıp giden herkese dair söyleyecek sözleri vardır. Yeni gelenlere, oradan geçip gidenlere onların hikayelerini anlatır. Her birinden yaşanmış birer parça kalmıştır bir yerlerde. Kimi zaman birer vaka olarak, kimi zaman ise yapılarda ve sokaklarda yer eden birer iz olarak. Beklenmedik bir anda, trajik bir kopuşla kendisinden göçüp giden, yaşadıklarından çok yaşamadıklarıyla kendi bedeninde ve tarihinde iz bırakan insanların anılarını itinayla saklar. En acımasız gerçekleri en ufak bir sıkılma duymadan döker ortaya. Bilmek isteyenlere bildirir, anlamak isteyenlere anlatır (kaldırımlarda sarı harflerle yazılmış isimler).  
Anlatıcı sokakları, yapıları ve yollarıyla kendinden emin bir şekilde karşısında dikilen, geçmişte ve bugün kendi bedeni üzerinde devinen varlıkları umursamadan, kendi öz yaşamını sürdüren kentin ezici varlığını hisseder. Bizzat yaşadığı, tanık olduğu veya kente dair bildiği tüm diğer şeylerle birlikte: Hüzünlü, acı veren, buruk ya da kimi zaman mutlu şeyler. Bu varlık hali onda sıkıntılı bir yazma süreciyle kendini gösterir. Kent kılığına bürünen yaşam ona kendisini dayatır. Uğradığı şeyleri anlatma, sonsuzluğu ve geçiciliği aynı anda duyumsatan bir kentteki sonlu varlığını, bu varlığın tanıklığını dile getirme ihtiyacı ve arzusu bir yük halini alır. Bunun yanında, kendi geçmişi, bir zamanlar peşine düştüğü tasarımlar, o tasarımlarla çelişen, çatışan bir şimdiki zaman ve bunun insanlık üzerinde bıraktığı ezici etkiler başka bir sıkıntı halinde belirir. İşte böyle bir süreç içinde, anlatıcı kendi varlığından süzerek kenti anlatır; bir yandan kendi payını alırken, bir yandan da hesabını vermeye çalışır.
Her şey gibi kentlerin de bir sonu vardır anlatıcı için. Bir kente ne zaman ve nasıl başladığının, onu nasıl taşıdığının bir önemi kalmamıştır belki de. O şimdilik bittiği noktadadır; yeniden başlamak umuduyla. Soyut bir varlık ya da bir takım duygulanışlar halinde, kenti ve ona dair tanıklıklarını yanına alarak çekip gider. Tanık olunan şimdiki anlar birer hatıra olmaya başlar artık. Kent bir anı haline bürünerek göç eder anlatıcıyla birlikte. Artık uzaklarda, başka uzamlarda yaşamaya başlar. O uzam ki nerelere varacağı, nasıl bir sona uzanacağı bilinmez. Geçmişle ve şimdiyle harmanlanmış bir özyaşamöyküsünün geleceğe doğru aktığı tozlu, belirsiz ve kaçınılmaz bir yoldur. Kesin olan tek şey, o yolun yaşanacak olmasıdır.   

(Not: Sarnıç Öykü dergisinde yayımlanmıştır.)
  

8 Haziran 2012 Cuma

RÜYALAR, MESSIER, NAPOLYON…


Rüyalar insanda barınan başka bir benliğin hayatı gibidir. Bizler uyuduğumuzda içimizde bir başkası uyanır ve gündelik varlığını sürdürür. Var olduğumuz süre boyunca gördüğümüz bütün rüyalar, içimizde devinen o kişinin yaşam öyküsünü oluşturur. Onun yaşamı bizim için yalnızca sonuçsuz bir rüya olsa da...  
Büyük Moğol İmparatorluğu, küçük bir çocuğun gördüğü bir düşten doğmuştur. Cengiz Han hükümdar olduğunda, henüz 12 yaşında toy bir delikanlıyken gördüğü bir düşün peşinden koşmuştur hep. Düşünde devasa bir kartalın sırtında gökyüzünde süzülürken gördüğü bereketli topraklar ve birbirinden güzel yılkılar onu büyülemişti. Hükümdarlığı süresince fethettiği her bir toprak parçasıyla düşlerindeki imparatorluğu kurduğunda, hayal ve gerçek bir bütün olmuştu artık.

Freud psikanaliz yöntemini inşa ederken, mitlerden olduğu gibi yaşanmış tarihsel olaylardan ve gerçek tarihi kişiliklerden de yararlanmıştı. Rüyalar üzerinde çalışmalar yaparken, kendi teorileri için bir uygulama olarak ilginç bir tür deney gerçekleştirmişti. Ünlü tarihi kişiliklere ait yaşam öykülerine spesifik bazı rüyalar enjekte etti ve rüyaların kişilikler ve kişisel kararlar üzerindeki etkilerinden yola çıkarak tarihsel olayların nasıl bir gelişim izleyebileceğini bulmaya çalıştı. Moğol hükümdarı Cengiz Han bu deneyde Freud’un deneklerinden biriydi. Freud bu hükümdarın geleceğini şekillendiren ve yukarıda bahsettiğimiz rüyayı onun yaşam öyküsünden çıkardı ve yerine tamamen farklı yönde bir rüya ikame etti. Bu rüyada genç Cengiz Han, gelecekte hükümdar olduğunda yakın bir aile bireyi tarafından ihanete uğrayacağını ve hükümranlığının son bulacağını görüyordu. Ancak bu kişinin kim olacağı konusunda herhangi bir ipucu yoktu.
Freud’un deneyden elde ettiği sonuç yeni bir tarih ortaya çıkardı. Buna göre Cengiz Han, ona büyük bir imparatorluk kurma ilhamı veren rüyadan yoksun kaldığında, geleceğe dair öngörüleri kısırlaşmış ve anlık kişisel hırslarla hareket eden vasat ve dengesiz bir hükümdar olup çıkıyordu. Büyük bir imparatorluk kurmak şöyle dursun, ihanete uğrayacağı yönündeki saplantısı yüzünden, hükümranlığı sırasında aldığı yanlış ve fevri kararlar Moğol ülkesini kısa sürede yok olmanın eşiğine getiriyordu; kendi korkusunun kurbanı olan Cengiz Han sonunda onursuz bir şekilde ölüyor ve sorunlu bir kişilik olarak tarihe geçiyordu.
1792 yılında, Fransız Devrimi tüm ateşiyle sürerken, genç bir şair olan Jean-François Messier, eski bir kraliyet hapishanesindeki hücresinde, geleceğinden ümidini kesmiş bir halde geçmişiyle yaşama tutunmaya çalışıyordu. Kısa zamanda Devrime karşı işlediği suç sabit görülecek ve idama mahkum edilecekti. Ancak, hapiste kaldığı kısa süre içerisinde, yaşadığı trajedi dramatik bir başarı öyküsüne dönüşmüş ve bir zamanlar yazmayı düşlediği en güzel şiirleri ancak dört duvar arasında kaldıktan sonra yazabilmişti. Freud’a göre bu durum kastrasyon kompleksinin bir tür uzantısı ya da farklı bir versiyonuydu. Ölümü bekleyen genç şair, yaşamıyla birlikte sanat serüveninin de çok erken bir noktada sonlanacağı gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, sanatçı ve şair kimliğinin iğdiş edilmesi korkusunu bir tür panik duygusu içerisinde derinden hissetmişti. Sıradan şiirler yazmanın ötesine geçememiş vasat bir şair olarak ölmenin, hiç hatırlanmayacak olmanın verdiği korku.

Moğol hükümdarıyla genç şair Messier’i birleştiren nokta ise, bir rüyadan kaynaklanan hayali ölüm korkusu ile idam şeklinde gerçek bir ölüm korkusunun yarattığı zıt yönde iki farklı etkidir. Cengiz Han, gerçek hayatta saplantıya dönüşen bir rüyadan dolayı düşsel bir ölümü gerçeğe dönüştürüp kendi yıkımını yaratırken, Messier kesinleşmiş bir ölüm hükmünü verimli bir yatırıma dönüştürmüş ve edebiyat tarihinde iz bırakan bir şair oluvermişti. Freud, Cengiz Han’ın rüya karşısında verdiği tepkinin tanatomani niteliği taşıdığını düşünüyor ve oldukça çarpıcı bir noktaya dikkat çekiyordu: Cengiz Han soyut bir rüyanın etkisiyle somut bir ölümden korkuyordu; Messier ise somut bir ölümü karşılamaya hazır olduğu halde, soyut bir ölümü yani edebiyat ve sanat bağlamında Messier isminin ölümünü büyük bir dehşet duygusuyla karşılıyordu. 
          Napolyon Bonapart Sainte-Helene adasındaki küçük krallığına hapsedildiğinde, yaşadığı büyük çöküntünün en önemli nedenlerinden biri de onun Tanrı karşısında duyduğu büyük hayal kırıklığıydı. İktidarının ilk dönemlerinde Kilise’yle arasına net bir mesafe koyan Napolyon ilerleyen yıllarda dinin politik avantajından yararlanması gerektiğini anlamıştı. Vatikan’ı kısa sürede yanına çekerek kendisini Hıristiyanların imparatoru ilan etmesine rağmen, bununla yetinmeyeceğini biliyordu. Sainte-Helen’de yazdığı anılarından anlaşıldığı kadarıyla, Tanrı’nın yeryüzü krallığını kurmak için yola çıkmıştı ancak Tanrısı onu yarı yolda bırakmıştı. 


Burada cevaplanması gereken önemli bir soru ortaya çıkıyordu. Hükümranlığının ilk yıllarında Kilise’den uzak duran ve hatta Kilise’yi kendi iktidarı için gereksiz bulan bir kişinin daha sonra Tanrı’nın krallığını kurma yolunda kendisini feda edişinin nasıl bir açıklaması olabilirdi? İlk bakışta bu durum yine politik bir manevra gibi görülebilir; ancak Napolyon anılarında bunları ifade ederken oldukça samimiydi ve içten bir üzüntü duyuyordu. Rüyalar üzerinde çalışmalar yapan bir başka isim olan Amerikalı psikanalist Bertram Lewin’e göre bu durumun muhtemel tek bir açıklaması vardı. Napolyon Bonapart büyük olasılıkla gördüğü bir rüyanın etkisiyle kendi iktidarına yeni bir anlam kazandırmıştı ve dünya imparatoru olma yolunda kurduğu düşler Kilise’yle aralarında oluşan bağla birleştiğinde, kendi eylemleri için aşkın bir amaç ortaya çıkmıştı. Böyle bir rüya görmesine neden olan şeyse, gerçekleştirmeye çalıştığı ideallere duyduğu inancın kendi içinde yarattığı güçlü telkinler olabilirdi. Ancak Napolyon’un iktidarının ilk dönemine ilişkin anılarında bu yönde net bir ifade yer almaz; Lewin’e göre bunun nedeni, Napolyon’un, kesin bir başarı olmadan kendini bir tür Mesih ilan etmesinin yaratabileceği sakıncalar konusunda duyduğu endişeydi. Bununla birlikte, Napolyon anılarında bir yerde şöyle diyordu: “Zafere giden yolda bana yapılan büyük ihanet…” Elbette ki, böyle bir sözün birçok şekilde yorumlanabileceği aşikârdır. Nihayetinde Lewin’in açıklamaları da bir yorum olmanın ötesinde bir iddia taşımaz. 
Bununla birlikte Lewin açıklamalarını şöyle bir sonuca bağlar: Napolyon, Tanrı’nın yeryüzü krallığını inşa eden kurtarıcı Mesih olamamıştı; fakat buna karşın, Tanrısı tarafından terk edilen ikinci bir İsa olduğunu derinden hissetmişti ve bu durum, yaşadığı derin çöküntünün son derece dramatik bir nitelik kazanmasına neden olmuştu. 
Annabel Martin rüyalar hakkında şöyle der: Rüyalar gerçekliğin barındırdığı birer olasılıktır; yaşam bir olasılığın gerçekleşmiş halidir. İnsan bilinmeyenler karşısında daima taviz verir.  

(Notos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır.)

25 Mayıs 2012 Cuma

IŞIK, EDEBİYAT, OVIDIUS, WITTGENSTEIN, VS.


Gözler ışık yordamıyla oluşmuş mekanizmalardır. Kadim Mısır uygarlığından bu yana bilinen bir gerçektir bu. Her türlü sıfatlardan yoksun canlılar için ışık gözden önce gelir; fakat insan söz konusu olduğunda, görme eyleminin niteliği bakımından, ışığın varlığı gözlerin oluşumunu takip eder. İnsanı insan yapan özsel şey onun içinde ışıktan önce gerçekleşir; ancak bu öz yalnızca ışık sayesinde gün yüzüne çıkar. 
Varlığın dışa açılımı olarak ışık ve görme eylemi resim sanatında kendini en açık biçimiyle ortaya koyar. Klasik resim sanatı bütünüyle bir ışık oyunudur denilebilir. Perspektifin kanonik niteliğinden dolayı, bu resim anlayışında ışık vizyonun ve öze yönelik algılamanın neredeyse tek aracı konumundadır. Perspektifin terk edildiği ve soyut olanın öne çıkarılıp yüceltildiği XX. Yüzyıl resim sanatında ise, eserlerdeki vizyonu gerçekleştiren maddi ışık insan zihnindeki ışıkla birleşir ve bunun sonucunda iki boyutlu bir algılama ortaya çıkar. Maddi ışık kodlanmış parçalara ayrılırken, zihindeki ışık bu kodların çözüldüğü alan haline gelir. 

      1941 yılında, eski bir sanat öğrencisi olan Adolf Hitler, kuzey Avrupa’ya yaptığı gizli bir gezi sırasında, bir yandan Rusya’ya yapacağı saldırının planları üzerinde çalışırken, bir yandan da bir tuval üzerinde uygulanan renkler arasındaki farklılığın görme düzeyi ve niteliği üzerinde ne derece etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıyordu. Bulduğu sonuç şöyle bir yargıya dayanıyordu: Renk farklılıkları önemli bir faktör olmakla birlikte, renk alanlarının niceliksel özellikleri algılama ve tepki oluşturma süreçlerinde birincil bir faktördür. 1943 yılında Nazi orduları gerilemeye başladığında, Hitler ulaştığı bu yargının ne denli doğru olduğuna acı bir deneyimle tanık olmuştur. Onu böylesine bir yıkıma götüren en önemli hatalardan biri, resim sanatıyla ilgili olarak fark ettiği bu gerçeği savaş alanlarına uygulamakta yetersiz olması ve çoğu zaman tereddüt içinde kalmasıydı.
17. yüzyılın başlarında Floransa’da İspanyol kökenli bir edebiyatçı yaşamıştır. Publius Ovidius ismiyle anılan ve yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de pek bilinmeyen bu edebiyatçının gerçekte kim olduğu konusunda büyük bir belirsizlik söz konusudur. Onu bizim için önemli kılan şey ise edebiyat ile ışık ve görme eylemi arasında kurduğu ilişkidir. Ovidius yazma eylemini ışıkla kurulan bir ilişki olarak tanımlamıştır. Edebiyat, ışık aracılığıyla mürekkep ve kağıt biçiminde somutlaşan dış dünyanın yazı formunda ikinci kez somutlaşmasından ibarettir. Bu somutlaşma dünyaya yeni bir biçim kazandırır ve bu yeni biçim edebiyat ve sanat denilen, çağrışımlara ve dolayımlanmış göndergelere dayanan bir açımlama yöntemi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda edebiyatçı, ışığın açılımları olan sonsuz varyasyonlar üzerinden dış dünyayı kavrar ve bir başka ışık oyunu olan yazı biçiminde kağıda aktarır. 
Ovidius’un yazdığı metinler bu edebiyat anlayışı için birer uygulama alanıdır diyebiliriz. Günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki yazıları arasında, “Adium” adını taşıyan metinde bunu açıkça görürüz: 
Julius başını kaldırıp etrafına bakındı, denizin ortasında bir kaya üzerinde oturuyordu. Uzaklarda gökyüzüne yansıyan insan suretleri gördü. Her şeyden habersiz, sevinç ve kedere gark olmuş suretler. Julius başını eğdi, eliyle denize dokundu ve gördüklerini yazdı suya. Tanrı ona ışık bahşetmişti…
Ovidius’un diğer metinlerinde aynı anlayışın farklı alanlara uygulandığını görürüz. Dahası, anlattığı şeyler gibi yazdığı metinler de ışık ve vizyonla varolmuştur. Bu türden bir yaratımın izlerine Ovidius’tan önce de rastlamak mümkündür. Antik Yunan metinlerinde benzer bir yaklaşımı yansıtan dizelerle karşılaşırız. Çok sonraları Dante’de de bu durum çarpıcı bir örnekle ortaya çıkar. “Tanrı ışığıyla dokunmuştu insanlara ve ozanlar onlara bakıp ağıtlar yaktılar.” Ancak burada düşünülmüş bir yaratımdan ziyade, Ovidius’un edebiyata dair teorik yaklaşımıyla örtüşen bir durum söz konusudur denilebilir. Ovidius varolan ama bilinmeyen bir şeyin teorisini oluşturmuştur.

Lord Byron’un henüz çocuk denebilecek bir yaşta yaşadığı bir deneyim onun neden edebiyata ve şiire yöneldiğine dair ipuçları taşır. Güneşli bir günde yeşilliklere uzanıp gökyüzünü seyre dalar genç Byron; bir müddet sonra güneşin keskin ışıkları altında hiçbir şey göremez hale gelir. Ovidius’un aksine Byron için ışık varoluşu aydınlatan bir güç değil, tam tersine varlığı karartan bir göz bağı haline gelmiştir. Byron’un kimi şiirlerinde karşımıza çıkan bu tema böyle bir keşfe dayanır. Karmaşanın, sahteliklerin ve yapay ilişkilerin hakim olmaya başladığı bir dünyada, bütün bunların kaynağı ve nedeni olan insanlık denen olgu bireyin üzerine bir ağırlık gibi çöker; onun dışarıya açılan yanlarını kırıma uğratır, niteliksizleştirir, soysuzlaştırır. “Gündüz vakti nasıl da kararıyor ortalık, insanlar her yerde.” İnsanlara dokunan ışık onları görülür kılar; ama insanların kalabalıklaşmasıyla birlikte yaşadıkları dünya kararmaya başlar. 
Edebiyat tarihinde, ister bilinçli ister kendiliğinden olsun, ışık, ışıktan yoksun oluş ya da ışığın görünümleri üzerinden farklı boyutlarda tezahür eden gerçekleşimlere dair pek çok örnek bulmak mümkündür. 19. yüzyılın büyük edebi şahsiyeti Victor Hugo’nun yaptığı ve onun pek az bilinen bir yönünü ortaya koyan çizimlerde bu durumun bir başka versiyonuna tanık oluruz. Hugo görmeyle ilgili bir rahatsızlıktan muzdariptir; renk ve şekillerin algılanmasıyla ilgili bir rahatsızlık. Ama yaşadığı bu sağlık sorununa rağmen tedavi olmaya veya gözlük taşımaya yanaşmaz. Ona göre, görme yetisindeki bu rahatsızlık aslında yazdığı metinlere ve yaptığı çizimlere özgün niteliklerini veren avantajlı bir durumdur. Varolan şeylerle onların algılanması sürecinde yaşanan bir bozukluğun neden olduğu öznel görünüm arasındaki farklılığın yarattığı bir özgünlük söz konusudur. Hugo’nun çizimlerinde hakim olan koyu renkler ve belirsiz formlar bunun bir sonucudur ve çizimlerindeki bu özellikler yazdığı eserlerde de benzer bir etki oluşturur. 
         Son olarak, Avusturyalı ünlü felsefeci Wittgenstein’ın bu konuyla ilgili olarak, Kesinlik Üzerine adlı eseri için Edebi Mantık ve Vizyon İlişkisi alt başlığıyla kaleme aldığı bir yazıya değinmek faydalı olacaktır. Wittgenstein son derece ilginç bir varsayımdan yola çıkarak edebiyat tarihini bir bakıma yeniden tasarlamaya çalışır. Işık, görme ve edebiyat arasındaki ilişkiyi farklı bir bağlamda kurgular ve bunu edebiyata damgasını vurmuş ünlü yazarların çalışmalarına uygular. Burada şu soruya cevap bulmayı hedefler: Farklı bir ışık yoğunluğunun olduğu bir dünyada, insandaki görme eylemi farklı bir şekilde gerçekleştiğinde, bu durum bugün okuduğumuz edebi eserlerin oluşumunu nasıl etkilerdi?
         Wittgenstein’ın vardığı ilk sonuç, edebi eserlerde miktar, hacim ve tematik içerik açısından belli bir azalma olacağı şeklindedir. Buna paralel olarak, aynı türden konuların daha fazla yazar tarafından ve daha farklı biçimlerde ele alınacağını öngörmektedir. Ancak, beklenenin aksine, eserlerdeki ayrıntılarda azalma veya basitleşme olmayacak, tam tersine, oluşan vizyonun niteliği itibariyle, çağrışım ve illüzyonlar yoğunlaşacak ve bunun sonucunda, kesinlik duygusundaki farklılaşma nedeniyle ayrıntılar alabildiğine çoğalacaktır. Her halükarda, alışık olduğumuzdan çok farklı bir edebiyat yaratımıyla karşı karşıya olacağımız söylenebilir rahatlıkla.
Edebiyat ve sanat üzerine pek çok şey söylenebilir. Ve söylenen her şey biraz da ışıkla ilgilidir aslında. İnsan sadece görmek için değil, anlatmak için de ışığı kullanır.

(Notos Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır.)

7 Şubat 2012 Salı

KAPİTALİZM ve ŞİZOFRENİ (Gilles Deleuze)





Kapitalizm ve şizofreni, flüksler (akışlar), kodlar, psikanaliz vs.


Metin bant çözümlemelerinden oluşuyor. Kesik, yarım ya da anlamsız girünen ifadeler bundan kaynaklanmaktadır.


Çeviri: Özcan Doğan

Nedir bir toplumun bedeninin üzerinden geçen? Flüksler, daima flüksler; ve kişi de bir flüks kupürüdür her zaman. Bir kişi bir flüks üretimi için bir çıkış noktasıdır daima, bir flüks alımı için bir varış noktasıdır, herhangi bir türden bir flüks; ya da birçok flüks için bir kesme, bir engellemedir.

Bir kişinin saçları varsa, bu saçlar bir çok aşama geçirebilir: bir genç kızın saç şekli evli bir kadınınkine benzemez, dul bir kadının saç tarama şekline benzemez: tam bir saç şekli kodu vardır. Kişi, bu saçları taşıdığı şekliyle, kendisini geçen, kendi durumunu aşan saç flükslerine göre kendisini tipik olarak bir engel şeklinde gösterir, ve bu saç flükslerinin kendileri de kodlanmışlardır, çok farklı kodlara göre: dul kadının kodu, genç kızın kodu, evli kadının kodu, vs. Kodlamanın ve territoryalleştirmenin, temel araç olarak flüksleri kendisiyle kodlamak olan temel sorunu budur finalde: kişileri damgalamak, işaretlemek, (çünkü kişiler flüksleri engellemekte ve kesmektedirler, flükslerin kesilme noktalarında yer almaktadırlar).

Fakat, kişileri damgalamaktan çok –kişileri damgalamak görünürdeki yöntemdir-, kodlamanın daha derin bir fonksiyonu vardır, yani: bir toplum sadece bir şeyden korkar: tufandan. Bir şeylerin eksik olmasından korkmaz, yokluktan, kıtlıktan korkmaz. Onun üzerinden, onun sosyal bedeni üzerinden bir şeyler akar, ama biz bunu bilmeyiz, kod, kural olmayan ve hatta o topluma göre kodlanamaz gibi görünen bir şeyler akar. Akıp o toplumu bir tür deterritoryalleştirmeye sürükleyecek olan, toplumun üzerine yerleştiği toprağı dağıtacak olan bir şey: bu bir felakettir o halde. Yıkılan, yok olup giden bir şeyle karşılaşıyoruz ama bunun ne olduğunu bilmiyoruz, hiçbir koda uymuyor, kodların altından kaçıp gidiyor; ve bu, uzun zamandan beridir, her zaman kod-benzerleri bulduğuna inanan kapitalizm için de doğrudur bu açıdan, buradaki, kapitalizmdeki ünlü telafi gücü dediğimiz şeydir –kapatmak, telafi etmek dendiğinde kastedilen şudur: bir şeyin kapitalizmden kaçıyor göründüğü, bu kod-benzerlerinin altından geçip gidiyor gibi göründüğü her seferde, kapitalizm tüm bunları tekrar damgalar, üstelik bir aksiyom ekler ve mekanizma yeniden hareket etmeye başlar; 19. yüzyıldaki kapitalizmi düşünün: bir flüks merkezinin ortaya çıktığını görür kapitalizm, bu tam tabiriyle bir işçiler flüksüdür, proletarya flüksüdür. Peki, nedir böyle ortaya çıkan şey, böyle korkutucu bir şekilde akıp giden ve dünyamızı sürükleyen, nereye gidiyoruz? 19. yüzyılın düşünürlerinin, özellikle Fransız tarih ekolünün ilginç bir tepkisi olmuştur: 19. yüzyıl ilk kez sınıf terimleriyle düşünülür, teorik sınıf kavramını icat eden ve bunu açık bir şekilde kapitalist kodun temel bir parçası olarak ortaya çıkaran onlardır yani: kapitalizmin meşruiyeti şurdan gelir: aristokrasiye karşı bir sınıf olarak burjuvazinin zaferi.

Saint Simon, A. Thierry ve E. Quinet’de ortaya çıkan sistem, radikal bir biçimde burjuvazinin sınıf olarak algılanmasıdır, ve bunlar bütün bir tarihi bir sınıflar savaşımı olarak yorumlarlar. Tarihin bir sınıflar savaşımı olarak algılanmasını keşfeden Marx değildir, 19. yüzyılın burjuva tarih ekolüdür: 1789, evet, bu bir sınıf savaşıdır, toplumsal yapının mevcut yüzeyinde tanımadıkları şu tuhaf flüksün ortaya çıktığını gördüklerinde kör olmuşlardır adeta: proletarya flüksü. Bunun bir sınıf olduğu düşüncesi mümkün değildir, bir sınıf değildir bu o anda: kapitalizmin proletaryanın bir sınıf olduğunu artık inkar edemediği gün, kapitalizmin kendi kafasında tüm bunları yeniden kodlama anını bulduğu ana rastlar. Kapitalizmin telafi etme gücü dediğimiz şey nedir?
Bu, aksiyomatik bir tür dizge barındırdığı anlamına gelmektedir; ve tanımadığı yeni bir şeyi bünyesinde bulundurduğunda, herbir aksiyomatik dizge için olduğu gibi, bu, doymak bilmez sınırları olan aksiyomatik bir dizgedir: kapitalizm yeniden işleyişi sağlamak için artı bir aksiyom eklemeye hazırdır her zaman.
Kapitalizm 19. yüzyıldaki işçi mücadelelerinin etkisiyle ve devrimin etkisiyle proletaryanın bir sınıf olduğunu artık yadsıyamadığı zaman, sonunda bir tür sınıf çift kutupluluğunu tanıdığı zaman, bu an son derece belirsiz, anlaşılması güç bir an olur, zira bu devrimci mücadele içerisinde önemli bir andır, ancak bu kapitalist telafi için de temel bir andır: işte sana bir aksiyom daha, işçi sınıfı için ve onu temsil eden sendikal güç için aksiyomlar yaratıyorum sana, ama kapitalist mekanizma, kapitalist makina yeniden harekete geçiyor gıcırdaya gıcırdaya, gediği doldurdu bu makina. Bir diğer ifadeyle, bir toplumun bütün yapıları işin özünü oluştururlar: kodlayamayacağı ve bir yer veremeyeceği flükslerin kendisinin üzerinden, kendi bedeninin üzerinden akıp gitmesine engel olmak.

Bir şeylerin eksik olması, yokluk, kıtlık, bir toplum bunu kodlayabilir, toplumun kodlayamayacağı şey, bu şeyin ortaya çıktığı andır, ya da kendi kendine: şu herifler de kim öyle orda! dediği andır. O zaman, ilk anda, zor aygıtı harekete geçer, eğer bu kodlanamazsa, yok edilmeye çalışılacaktır. İkinci bir anda, iyi kötü bir şekilde yeniden kodlamaya olanak verecek olan yeni aksiyomlar bulmaya çalışılır.

Sosyal bir yapı şu şekilde tanımlanır elbette ki: sürekli olarak, ardı ardına gelen şeyler, flüksler üstten akar, bir kutuptan diğerine akar ve bunlar devamlı olarak kodlanmıştır, ama kodlardan kaçan flüksler vardır ve tehlikeli flükslere yer açmak amacıyla, tüm bunu telafi etmek için, aksiyomlaştırmak için, kodu yeniden biraz elden geçirmek için harcanan toplumsal çaba vardır: aniden, koda uymayan genç insanlar çıkar: önceden öngörülmemiş olan bir saç flüksü edinmeye başlarlar; ne yapacağız bu durumda? Bunu kodlanmaya çalışacağız, yeni bir aksiyom ekleyeceğiz, telafi etmeye çalışacağız, yoksa içerde kodlanmamakta direnmeye devam eden bir şeyler olacak, peki o zaman ne olacak?
Bir başka deyişle, toplumun temel hareketidir bu: flüksleri kodlamak ve ona göre kendisini kodlanamaz olarak sunan şeylere düşman gibi davranmak, çünkü bir kez daha bütün bir dünyayı, o toplumun bütün yapısını söz konusu yapmaktadır bu.
Her toplum için aynı şeyi söyleyeceğim, bizimkisi dışında belki de, yani kapitalizm; az önce kapitalizmden -tüm diğer topluluklar gibi- flüksleri kodluyormuş ve başka sorunu yokmuş gibi söz etmeme rağmen; ama belki de fazla hızlı gidiyordum.
Kapitalizmin sosyal oluşum gibi temel bir paradoksu vardır: eğer tüm diğer sosyal oluşumların korkusunun deşifre edilmiş flüksler olduğu doğru ise, kapitalizmin kendisi de inanılmaz bir şey üzerine kurulmuştur tarihsel olarak; yani, diğer toplulukların bütün korkusunu, terörünü yaratan da budur: deşifre edilmiş flükslerin varlığı ve gerçekliği ve kapitalizmin bundan kendi işini yapması.
Eğer bu doğru olsaydı, bu, kapitalizmin çok kesin bir anlamda her toplumun evrensel formu oluşunu açıklardı: negatif bir anlamda, kapitalizm tüm toplumların her şeyden çok korktukları şey olurdu ve öyle sanıyoruz ki tarihsel olarak kapitalizm ... her sosyal oluşumun sürekli başından savmaya, kaçınmaya çalıştığı şeydir bir bakıma; neden? Çünkü bu tüm diğer sosyal oluşumların yıkımı demektir. Ve kapitalizmin paradoksu, sosyal bir oluşumun tüm diğer oluşumların negatifi olan şeyin temeli üzerinde oluşmuş olmasıdır. Bu demektir ki kapitalizm, her türden deşifre edilmiş flüksler arasında bir birleşmeyle, bir karşılaşmayla meydana gelebildi sadece. Tüm sosyal oluşumların en çok korktuğu şey, tüm diğerlerini yutacak olan bir sosyal oluşumun temeliydi: tüm oluşumların negatifi olan şey bizim oluşumumuzun da pozitifliği haline gelmiş olsun; korkunç bir şey bu.

Kapitalizm deşifre edilmiş flükslerin birleşmesi üzerine hangi yönde kuruldu: her türden dekodaj1 sürecinin sonunda, feodalitenin sona ermesiyle meydana gelmiş olağanüstü çarpışmalar, olağanüstü karşılaşmalar gerekiyordu. Bu her türden dekodajlar, büyük özel mülkiyetlerin oluşumu şekli altında toprak flükslerinin dekodajına, ticari varlıkların gelişmesi şekli altında parasal flükslerin dekodajına ve istimlak şekli altında, serflerin ve küçük köylülerin topraksızlaştırılmaları şekli altında bir işçiler flüksünün dekodajına dayanıyordu. Fakat bu yetmiyor, zira eğer Roma örneğini alırsak, çökmekte olan Roma’daki dekodaj tam görünüyor: büyük özel mülkiyetler şekli altında mülk flükslerinin dekodajı, büyük özel mal varlıkları şekli altında parasal flükslerin dekodajı, kentsel alt-proletaryanın oluşumuyla işçilerin dekodajı: her şeyi bulabilirsiniz burada, hemen hemen her şeyi. Kapitalizmin unsurları burada bir arada bulunuyorlar, yalnız çarpışma, karşılaşma yoktur.
Sermayenin ya da paranın deşifre edilmiş flüksleriyle işçilerin deşifre edilmiş flükslerinin karşılaşmasının gerçekleşebilmesi için, doğmakta olan sermaye flüksü ile yersizyurtsuzlaşmış olan el emeği flüksü arasındaki karşılaşmanın, sözcüğün tam anlamıyla deşifre edilmiş para flüksü ile toprağından edilmiş işçiler flüksü arasındaki karşılaşmanın gerçekleşebilmesi için ne gerekiyordu? Gerçekte, paranın para sermaye haline gelmek için deşifre olma şekli ile işçinin sadece kendi iş gücünün sahibi haline gelmek üzere topraktan koparılma şekli: bunlar birbirinden tamamen bağımsız iki süreçtirler, ikisinin arasında bir karşılaşma, bir çarpışma olması gerekiyor.
Aslında, ticari sermayenin ve banka sermayesinin embriyo formları boyunca -çalışma flüksü, sadece çalışma gücünün özgür sahibi- gerçekleşen sermayeyi oluşturmak için paranın deşifre olma süreci ap ayrı bir çizgi boyunca gerçekleşir. Bu feodalitenin sonunda işçinin yersizyurtsuzlaştırılma çizgisidir ve bir karşılaşma olmayabilir pekala. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin birleşmesi, kapitalizmin temeli budur.
Kapitalizm önceden varolan tüm sosyal territoriyalitelerin ve kodların iflası üzerine kurulmuştur.
Eğer bunu kabul edersek, neyi gösterir bu? Kapitalist mekanizmayı; tam bir saçmalık, çılgınlık bu. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen sosyal bir mekanizma: bir kez daha, bunun nedeni, toplulukların bununla ilgili bir fikirlerinin olmaması değildir; panik şeklinde sahiplerdi bunun fikrine; söz konusu olan bunu engellemekti (bu, o ana kadar bilinen bütün sosyal kodların alt üst olması, çökmesiydi). Peki, önceden varolan bütün toplulukların negatifi üzerine kurulan bir topluluk, böyle bir şey nasıl işleyebilir? Özü bütün flüksleri deşifre etmek ve yersizyurtsuzlaştırmak olan bir topluluk: üretim flüksü, tüketim flüksü; nasıl işleyebilir bu, hangi şekilde? Belki de kapitalizmin işlemek için, çalışmak için kodlamadan başka yöntemleri vardır, belki de bu tamamen farklıdır. Şimdiye kadar yapmaya çalıştığım şey, KAPİTALİZM-ŞİZOFRENİ ilişkisi sorununu belli bir düzeyde yeniden ortaya koymaktı. -Ve böyle bir bağıntının temeli kapitalizmle şizofreni arasındaki ortak bir şeyde bulunur: bunların tamamiyle ortak olarak sahip oldukları şey (ki bu belki de asla gerçekleşmeyecek olan, somut bir görüntüsü olmayan bir ortaklıktır) yine soyut bir ilkenin ortaklığıdır; yani her ikisi de deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksleri geçirmeye, iletmeye, tutmaya ve bir noktada toplamaya devam eder.

Bunlardaki derin benzerlik budur; ama kapitalizm bizleri yaşam tarzı düzeyinde şizofren hale getirmez; ekonomik süreç düzeyinde şizofren yapar bizleri: tüm bunlar sadece bir bağ sistemiyle yürür; sözcüğümüzü söyleyelim o halde, bu sözcüğün kodlarla gerçek bir yapı farklılığı içerdiğini kabul etmek şartıyla. Aksiyomatik bir dizge gibi, deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesi gibi işleyen şey kapitalizmdir. Tüm diğer sosyal oluşumlar, flükslerin kodlanması ve territoryal hale getirilmesi temeli üzerinde işlemişlerdir; ve bu şekilde deşifre edilmiş ya da bu şekilde yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin aksiyomatik dizgesini oluşturan kapitalist mekanizma ile diğer sosyal oluşumlar arasında, kapitalizmi diğer toplulukların negatifi yapan bir yapı farklılığı vardır. Oysa şizofren, kendi tarzıyla, kendine özgü sendeleyen yürüyüşüyle, aynı şeyi yapıyor. Ve bir anlamda kapitalistten daha kapitalisttir, prolodan1 daha prolodur: flüksleri deşifre eder, yersizyurtsuzlaştırır ve o zaman, kapitalizmin ve şizofreninin yapısal özdeşlik türü oluşmuş olur.
Şizofreni kapitalist oluşumun negatifidir. Bir anlamda şizofreni daha da ileri gider; kapitalizm deşifre edilmiş flüksler bağı üzerinden işliyordu, bir şartla, şöyle ki, para flükslerini, çalışma flükslerini vesaireyi sürekli olarak deşifre ederken, onları içine alıyor, yeni bir mekanizma tipi oluşturuyordu, sonra değil, aynı anda; bu mekanizma bir kodlama mekanizması değildi, aksiyomatik bir mekanizmaydı.
Bu şekilde kapitalizm tutarlı bir sistem kurabiliyordu sonunda; deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesinin ve flükslerin kodlanmasının hangi noktada derin bir şekilde ayrıldıklarını söylememiz koşuluyla.
Oysa şizofren bundan fazlasını yapıyor, aksiyomlaştırılmasına izin vermiyor artık, kodlanmasına izin vermiyor (yer, alan vs. yok), territoryalleştirilmesine izin vermiyor, deşifre edilmiş flükslerle hep daha ileri gidiyor, gerektiğinde flükslere bile ihtiyaç duymuyor.
Bunlar hangi ilişki içerisinde birlikteler? Sorun burada başlıyor. Kapitalizm-şizofreni ilişkisini daha yakından incelemek gerekiyor; şuna çok dikkat etmek gerekiyor: Bu doğru mu ve hangi anlamda doğru? Kapitalizmi deşifre edilmiş flüksler temelinde, yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen bir mekanizma, bir makina olarak tanımlayabilir miyiz? Hangi anlamda tüm sosyal oluşumların negatifidir? Buradan çıkarak, şizofreni hangi anlamda kapitalizmin negatifidir? Dekodajda ve yersizyurtsuzlaştırmada daha ileri gittiği doğru mu ve nereye kadar gidiyor? Nereye sürüklüyor, yeni bir dünyaya doğru mu, hiçbir yere mi, ya da tufana doğru mu?

Eğer psikanaliz problemleriyle ilişkilendirmeye çalışırsam, hangi yönde ve ne şekilde…(bu bir başlangıç sadece), öyle sanıyorum ki, sosyal yapı olarak kapitalizm ile süreç olarak şizofreni arasında ortak bir şeyler var. Şizofrenin kapitalizmin negatifi olarak meydana geldiğini gösteren ortak bir şeyler (kapitalizmin kendisi de geriye kalan her şeyin negatifi). Ve bu ilişki, bunu şu ifadeleri dikkate alarak anlayabiliriz şimdi: flükslerin kodlanması, deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler, deşifre edilmiş flüklserin aksiyomatik dizgesi, vs.
Psikanalitik ve psikiyatrik problemlerin bizleri hangi noktada meşgul etmeye devam ettiğini bulmak kalıyor geriye.
Marx’ın üç metnini yeniden okumak gerekiyor: birinci kitapta, artı-değerin üretimi; son kitapta, eğilimde gerileme üzerine olan bölüm; ve nihayet “Gruendisse”de otomasyon üzerine olan bölüm.

Richard Zrehen: Kapitalizm ile şizofreni arasındaki benzerlikle ilgili olarak söylediklerini anlamadım, kapitalizmin diğer toplulukların negatifi olduğunu ve şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu söylediğinde, ben, şizofren kapitalizm için neyse kapitalizm de diğer topluluklar için odur diye anlardım, tersine, bu karşıtlığı kurmayacağını düşünürdüm. Şu karşıtlığı düşünebilirdim: kapitalizm / diğer topluluklar ve şizofreni / başka bir şey, üç ifadeli bir benzerlik yerine, bundan dört ifadeli bir benzerlik çıkarmayı düşünürdüm.
Cyril: Richard, kapitalizm /[ve] diğer topluluklar ile şizofrenler ve örneğin nevrozlar arasındaki karşıtlık demek istiyor.

Deleuze: Haaa, evet, evet, evet.
Flüksleri Ekonomi Politikte tanımlayacağız, bunun şimdiki ekonomistler için önemi beni haklı çıkarıyor. Şimdi, flüks bir toplulukta bir kutuptan diğerine akan ve bir kişiyle geçen bir şeydir, sadece kişiler engelleyici, tutucu oldukları ölçüde.

/Adamın tuhaf bir aksanla araya girişi.

Deleuze: Bir örnek alalım, bana diyorsunuz ki bir toplumda deşifre etme bitmez, bu kesin değil: bir topluluğun sona erdiği noktaya gelince, bir topluluğun ölümüne gelince, bir toplulukta iki şey olduğuna inanıyorum: birlikte varolan iki an vardır her zaman: her ölüm, belli bir şekilde, içerden gelir –büyük Thanatos prensibidir bu- ve her ölüm dışardan gelir; demek istediğim, her toplulukta bir iç tehdit vardır, bu tehdit deşifre olan flüksler tehlikesiyle kendisini gösterdiği için, bunda hemfikiriz. Hiçbir zaman flüks yoktur ilkin, sonra üste çıkan bir kod olur. Bu ikisi aynı anda varolurlar. Peki sorun ne, eğer Levi-Strauss’un evlilik üzerine olan çoktan eskimiş çalışmalarını yeniden ele almam gerekirse: bize şöyle diyor: bir toplumda temel nokta dolaşımdır, ve değiş-tokuştur. Evlilik, evlenme, bu değiş tokuştur, ve önemli olan bunun dolaşım halinde olması ve değiş tokuş edilmesidir. Bir kadınlar flüksü vardır o halde –bir şeyi flüks katsayıya yükseltmek sosyal bir işlemdir gibi geliyor bana, sosyal flüks işlemi; toplum düzeyinde kadın yoktur, bir koda gönderme yapan, yaş, klan, kabile gibi şeylerin koduna gönderme yapan bir kadınlar flüksü vardır, ama hiçbir zaman bir kadınlar flüksü olmaz, ve ikinci olarak da bir kod: kod ve flüks kesinlikle karşı karşıya oluşmuşlardır. İlkel denen bir toplumda evlilik düzeyindeki sorun nedir o halde: şöyle ki, kadın flükslerine göre, kod gereğince, geçmek durumunda olan bir şeyler vardır. Amaç bir tür sistem oluşturmaktır, bu hiç de Levi-Strauss’un salık verdiği gibi değildir, mantıksal bir kombinatuvar değildir hiç de, fakat territoryaliteleri olan fiziksel bir sistemdir: bir şeyler giriyor, bir şeyler çıkıyor, o halde çok iyi görüyoruz ki, fiziksel evlilik sisteminyle ilişkiye sokulduklarında, kadınlar kendilerini bir flüks biçiminde gösterirler, bu flüksle ilgili olarak, sosyal kod/kural şunu demektedir: böyle bir flükse göre, flüksten bir şeyler geçmeli, yani çıkmalı; ve bir şeyler de geçmemeli, ve üçüncü olarak da –her türden kodun üç temel ifadesini oluşturacaktır bu-, bir şeyler geçmeyi sağlamalı ya da engellemeli, bloke etmeli tersine: örneğin, anasoylu sistemlerde, herkes aynı anneden olan amcanın önemini bilir, neden? Kadınlar flüksünde geçen şey müsadeli ve hatta zorunlu evliliktir. Bir şizofren, böyle bir toplulukta, yoktur böyle bir şey, bu tam olarak bize ait olan bir şeydir, oradaysa başka şeydir bu.

Orada farklıdır bu: P. Clastres’ın incelediği çok güzel bir olay var; bilmeyen bir tip var, kiminle evlenmesi gerektiğini bilmiyor, çok uzak bir yerdeki büyücüyü görmek için deterritoriyalizasyon yolculuğunu dener. Adı Leach olan büyük bir İngiliz etnolog var, bütün tezi şundan ibaret: Levi-Strauss’un dediği gibi olmuyor bu asla, Levi-Strauss’un sistemine inanmıyor: kimse kiminle evleneceğini bilemez; Leach temel bir keşif yapmaktadır, yerel gruplar dediği şey yani, soy zinciri gruplarından ayırıyor bunu. Yerel gruplar, evlilikleri, evlenmeleri düzenleyen küçük gruplardırlar, ve bunları soy zincirlerinden çıkarmazlar: evlenme, birleşme politik verilere cevap veren bir tür stratejidir. Yerel gruplar, harfi harfine, her kast için geçen şeyleri, geçemeyecek olan şeyleri, engellenmesi, bloke edilmesi gereken şeyi ve çıkışına izin verilen şeyi belirleyen bir gruptur (sapkın eğilimli, kodlama uzmanı). Anasoylu bir sistemde engellenen şey nedir? Her sistemde engellenen şey, ensesti yasaklayan kuralların dahiline giren şeydir. Burada, kadınlar flüksünde bir şeyler bloke edilir; yani kimi kişiler diğer falanca kişilere göre evlenilebilir kadınlar flüksünden elenirler. Buna karşın, geçen [geçerli] şeyin ilk müsadeli ensestler olduğunu söyleyebiliriz: tercihli evlilik şeklindeki ilk yasal ensestler; fakat herkes bilir ki ilk müsadeli ensestler asla hayata geçirilemezler gerçekte, bu da engellenen şeye fazlasıyla yakındır yine. Görüyorsunuz ki flüks burada durmuştur, kesintiye uğramıştır, flükste bir şeyler bloke edilmiştir, bir şeyler geçmektedir, ve burada evlilikleri düzenleyen, çekip çeviren, bloke eden ya da geçer hale getiren büyük sapkınlar vardır. Aynı anneden olan amcanın hikayesinde, yenge yasaklanmış ensestin imgesi olarak bloke edilmiştir, şakadan akraba şeklinde, yeğenin yengesiyle eğlenceli bir ilişkisi vardır, amcasıyla ise bir hırsızlık ilişkisi içerisindedir, ama hırsızlık, haksızlık, hakaret, bunlar kodlanmışlardır, Malinowski’ye bakınız.

Soru: Bu yerel grupların sihirli güçleri mi var?

Deleuze: Açık bir şekilde politik bir güçleri vardır, büyücülüğe başvururlar bazen, fakat bunlar büyücü grupları değillerdir, bunlar bir köyün bir diğer köye göre ve bir klanın bir diğer klana göre stratejisini belirleyen politik gruplardır. Her kod, bir flükse göre, o flüksten bir şeyin geçişinin engellenmesini içerir. Bloke edilecektir bir şeyler, ve bir şeylerin geçmesine izin verilecektir: engelleyici olarak anahtar bir konuma sahip insanlar olacaktır, yani geçmeyi engelleyen kişi olarak, ya da tam tersine geçmeyi sağlayan kişi olarak, ve bunun ardından bu şahısların, koda göre, bazı yükümlülükleri olduğunu farkettiğimizde bütün bir sistemin nasıl yürüdüğünü daha iyi anlarız. Tüm topluluklarda sorun flüksleri kodlamak ve kaçma eğiliminde olanları yeniden kodlamak olmuştur her zaman –ilkel denen topluluklarda kodlar ne zaman kararsızlık gösterir: temel olarak kolonileştirme anında, kod orada kapitalizmin baskısından kaçtığı anda: kurallı/kodlu bir toplulukta paranın girişinin neyi gösterdiğine bakınız: bütün flüks devrelerini havaya uçurur bu. Bu anlamda, temel olarak üç tip flüks ortaya koyuyorlar: tüketilecek üretim flüksleri, prestij flüksleri, prestij nesneleri ve kadın flüksleri. Para bunun içerisine girdiğinde, felaket olur (Jaulin’in etnosid olarak analiz ettiği şeye bakın: para, Oedipe kompleksi).

Parayı kurallarına bağlamaya çalışıyorlar, böylelikle bir prestij eşyasından başka bir şey olamayacaktır bu, bu bir üretim ya da tüketim eşyası değildir, bu bir kadın değildir, fakat parayla birlikte, kabilenin yaşlılara göre daha çabuk anlayan gençleri, tüketim malları devresini ele geçirmek için bundan yararlanırlar, geleneksel olarak kimi kabilelerde kadınların elinde olan tüketim devresi. İşte genç adamlar parayla böyle ele geçirirler tüketim devresini. Artık kodlanamayan parayla, dar bir çerçevede, parayla başlarız ve parayla bitiririz. A-M-A, bunu kodlamanın kesinlikle bir yolu yoktur artık, çünkü nitelikli flükslerin yerini, özü A-M-A biçiminde sonsuz bir yeniden\üretim olan soyut bir nicelik flüksü almıştır. Hiçbir kod sonsuz üretimi kaldıramaz. İlkel denen topluluklarda şaşırtıcı olan şey borcun varolma şeklidir, ama sınırlı bir blok halinde vardır, borç sınırlıdır.

Demek ki bu alamda flüksler zamanlarını kaçmakla geçirirler, bu kodların bağıntılı olmalarını ve flüksleri kodlamalarını engellemez: şüphesiz, her taraftan kaçmaktadır bu, kodlanmasına izin vermeyen şey ise, onu da söyleyeceğiz: bu şey bir delidir, kodlayacağız onu: köy delisi, kodun kodunu yapacağız.

Kapitalizmin özgünlüğü, onun artık hiçbir koda güvenmemesidir, kod kalıntıları vardır, ama artık kimse buna inanmaz: artık hiçbir şeye inanmıyoruz: kapitalizmin üretmesini bildiği son kod faşizm olmuştur: Bu, ekonomik düzeyde bile, faşist ekonomide pazarın işleyişi düzeyinde bile yeniden kodlamak için ve yeniden territoryalleştirmek için verilen bir çabadır; burada, kapitalizmin kodu olarak işleyecek bir tür kodun yeniden yaratılması için çok büyük bir çaba görüyoruz, harfi harfine, daha önce sürdüğü şekilde devam edebilirdi bu. Kapitalizme gelince, sosyal alanı bir bütün olarak küçük parçalara ayıracak bir kod yaratmaktan acizdir, çünkü kapitalizmin sorunları kendini artık kod ifadeleriyle ortaya koymuyor; onun sorunu deşifre edilmiş flükslerin bir mekanizmasını yaratmaktır, o halde ben sadece bu anlamda kapitalizmi bilinen tüm diğer sosyal oluşumlar için bir sosyal formasyon gibi farz ediyorum. Pre-kapitalist oluşumlara denk düşen bir flüks kodajıyla deşifre edilmiş aksiyomatik bir dizge arasında yapısal bir farklılık olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa bu sadece bir varyasyon mudur? Radikal bir yapısal farklılık vardır! Kapitalizm hiçbir kod yaratamaz. Bir sisteme karşı mücadelenin o sistemin karakterize edilme şeklinden tamamen bağımsız olduğunu söyleyemeyiz: Sosyalizmin 19. yüzyılda kapitalizme karşı olan mücadelesinin artı-değer teorisinden -bu teori kapitalizmin karakteristiğini gösterdiği ölçüde- bağımsız olduğunu düşünmek çok zor.

Kapitalizmin kodları dışarda bırakan ve deşifre edilmiş flükleri aksiyomatik bir dizge içerisinde tutarak işleyişini sağlayan ekonomik bir mekanizma olarak tanımlanabileceğini farzedelim; kapitalist konumu şizofrenik konuma yaklaştırmamıza zaten izin veriyor bu.

Pratik bir etkisi olan analiz düzeyinde, parasal mekanizmaların analizi düzeyinde (neo-kapitalist ekonomistler, şizofreni bu), sadece teorinin değil fakat kapitalizmin parasal pratiğinin, onun şizoid karakterinin somut düzeyde nasıl işlediğini gördüğümüzde bunun devrimci pratik için tamamiyle farksız olduğunu, önemsiz olduğunu söyleyebilir misiniz?

Psikanaliz ve psikiyatri açısından yaptığımız tüm şeyler dönüp dolaşıp neye varıyordu? Arzu ya da bilinçaltı, pek önemli değil: Hayali ya da sembolik değil, mekanik sadece; ve isteğin mekanizmasının alanına ulaşamadığınız sürece, hayali olanda, yapısal veya sembolik olanda kaldığınız sürece, bilinçaltının üzerinde gerçek bir etki yaratamazsınız. Bunlar bütün mekanizmalar gibi kendilerini fonksiyonlarıyla doğrulayan mekanizmalardır. Doğrulamalar: “Makinalı çocuklar”ı aklından çıkaramayan ressam Lindner: Ön planda ellerinde tuhaf küçük bir makina tutan korkunç küçük çocuklar, bir tür küçük uçurtma ve onun arkasında, kamuya ait büyük, teknik bir makine; ve çocuğun küçük makinası büyüğüne bağlanmış, arka planda. Bu benim geçen yıl yetim altbilinç demeye çalıştığım şey, gerçek altbilinç, ana-babadan değil, büyük, çılgın makinalardan geçen altbilinç, zira bu makinalar büyük sosyal mekanizmalarla verili bir ilişki içindeler. İkinci doğrulama: Bir İngiliz, Niderland, Schreber’in babasını tanıyordu. Benim Feud’un yazısında karşı çıktığım şey psikanalizin adamın en derinlikli karakterini, yani sosyo-tarihsel karakterini ezen gerçek bir değirmenmiş gibi gösterilmesiydi. Schreber’i okuduğumuzda, büyük Moğolu, Arîleri, yahudileri vs., ve Freud’u okuduğumuzda, bütün bunlarla ilgili bir tek kelime bulamazsınız, sanki bu bilinen bir şeymiş gibi ve gizli kalan içeriği bulup çıkarmak gerekiyormuş gibi -Oedipe’in ebedi ana-babasını. Bütün politik içeriği, politiko-seksüel ve politiko-libidinal1 içeriği, çünkü sonuçta, Schreber baba kendini Alsas’ı bir Fransız subayına karşı savunan küçük bir Alsaslı kız gibi hayal ettiğinde, politik libido var burada. Aynı anda hem cinsel hem politiktir bu, iç içe geçmiş; öğrendiğimize göre Schreber baba bir eğitim sistemi bulduğu için çok ünlü biriymiş: Schreber bahçeleri. Evrensel bir pedagoji sistemi yaratmıştı Schreber baba. Şizo-analiz psikanalizin tersini yapardı herhalde. Aslında, ne zaman hasta Oedipe’le ya da kastrasyonla2 uzaktan yakından ilgili bir şey anlatsa, muayene edilen şizofren “yeter” derdi. Onun önemli göreceği şey şu: Schreber baba evrensel değerde bir pedagojik sistem keşfediyor, onun küçük çocuğunu pek ilgilendirmiyor bu ama dünya çapında: PAN gymnasticon. Eğer çocuğun delirinden1 baba pedagojisi sisteminin politiko-mondial boyutunu çıkarırsak, artık hiçbir şey anlayamayız. Baba yapısal bir fonksiyon değil politik bir sistem getiriyor: Ben diyorum ki libido buradan geçiyor, babadan ve anneden değil, politik sistemden: PAN gymnasticon’da mekanizmalar vardır: mekanizmasız sistem yoktur, bir sistem gerektiğinde yapısal bir mekanizmalar birliğidir, öyle ki mekanizmalara kadar gidebilmek için sistemi açmak gerekiyor. Peki nedir Schreber’in mekanizmaları: bunlar SADİKO-PARANOYAK mekanizmalardır, bir tür büyük, çılgın makinalar. Bunlar şu anlamda sadiko-paranoyaktırlar ki, çocuklara, ve tercihen de küçük kızlara tatbik edilirler.
Bu mekanizmalarla çocuklar sakinleşiyor; bu delirde evrensel pedagojik boyut açık bir şekilde kendini göstermektedir: Oğlu ile ilgili bir delir değildir bu, daha iyi bir ırkın oluşumu ile ilgili olarak yarattığı bir delirdir. Schreber baba oğlu üzerinde etki gösteriyor, baba olarak değil fakat sosyal alandaki sınırsız bir yatırımının libidinal öncüsü olarak. Delirle ilgili bir şeylerin geçmesini sağlamak için babanın burada olması artık babalık fonksiyonuyla ilgili bir şey değildir, bu kesin, fakat baba burada, aile alanı olmayan fakat politik ve tarihsel olan alana göre, bir iletim etkeni olarak hareket ediyor sadece; bir kez daha tarih adları; baba adı değil, yok.

Comtesse: Sinekler sirkeyle yakalanmaz, makinayla da.
Gille Deleuze: Schreber babanın sisteminin dünya çapında bir gelişimi olmuştur (sıkı tutunmak için kemerler). Büyük bir sosyal mekanizmaydı bu ve aynı zamanda sosyal mekanizmanın içine serpiştirilmiş küçük, çılgın sadiko-paranoyak mekanizmalarla doluydu. O halde, oğulun delirindeki şey babadır elbette ki; peki ama ne olarak işin içine giriyor? Belli bir sosyal formasyon tipinin libidinal yatırımındaki iletim etkeni olarak araya giriyor. Buna karşılık, psikanalizin dramı, libidoyu ve onunla birlikte bütün seksüaliteyi aile mekanizmasına bağlamaya dayanan sonsuz evcilleştirmedir, ve bunları biçimlendirmemiz boşuna olurdu, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir bu, şu dar çerçevede kalırdık biz: sembolik kastrasyon, ailevi biçimleme işlevi, ebeveyn karakterler, ve bunun dışında kalan herşeyi ezmeye devam ederdik. Blanchot: “dışarıyla yeni bir ilişki türü” diyor, oysa -ki bu kritik bir noktadır-, psikanaliz kendisinin ve dışarıyla kendisinin analiz edilmesi için gelen hastanın bütün ilişkilerini ortadan kaldırma eğilimindedir. Psikanaliz tek başına bizleri yeniden territoryalleştirdiğini iddia ediyor, territoryalite üzerinde ya da en vasatından, en bayağısından bir alan üzerinde, Oedipe territoryalitesi, ya da en kötüsü, bir divan, bir sedir üzerinde. Burada psikanalizin ve kapitalizmin ilişkisini çok iyi görüyoruz: kapitalizmde flükslerin devamlı olarak deşifre edildikleri, territoryal özelliklerini yitirdikleri, yani kapitalizmin tıpkı para ürettiği gibi şizofren ürettiği doğruysa eğer, bütün kapitalist girişim yeniden yapay territoryaliteler icat etmekten ibarettir, insanları orada kayıt altında tutmak için, onları kapalı bir biçimde yeniden bağlamak için: Herhangi bir şey icat ediyoruz: HLM[kiralık konut], ev ve ardından ailenin yeniden territoryalleştirilmesi geliyor; aile, bu sosyal hücredir her şeye rağmen; o zaman, safadamı ailede yeniden territoryal hale getireceğiz (topluluk psikiyatrisi): Bütün territoryalitelerin su üstünde yüzdüğü yerde insanları yeniden territoryalleştiririz, yapay, kalıntısal, hayali yeniden territoryalleştirmeyle başlarız. Ve psikanaliz –klasik psikanaliz- ailevi territoryalleştirmeler gerçekleştirir, özellikle de delirde efektif olarak varolan herşeyi, delirde agresif olan herşeyi havaya uçurarak, yani şöyle ki, delir bir politiko-sosyal yatırımlar sistemidir, herhangi bir türde değil ama: politiko-sosyal kararlara sarılan şey libidodur: Schreber annesiyle aşk yaparken hiç de hayal görmüyor, küçük bir Alsaslı kız gibi bir Fransız subayı tarafından kendisine tecavüz edilirken hayal görüyor: Oedipe’ten çok daha derin bir şeylere bağlı bu, yani libidonun sosyal oluşumları yatırıma dönüştürme şekli, arzu yoluyla iki tür sosyal yatırım olayını ayırdetmek gerektiği noktada:
- Ön-bilinçli türden olan, gerektiğinde sınıflarla geçen sosyal çıkar yatırımları,
- Ve bunun altında, bunlarla uyumlu olmak zorunda olmayan, bilinçsiz yatırımlar, libidinal arzu yatırımları.
Geleneksel psikanaliz libidinal arzu yatırımlarını aile üçgeni içerisine hapsetti, ve strüktüralizm, Oedipe’in her taraftan ölüm çığlıkları attığı anda Oedip’i kurtarmak için yapılan son girişimdir.
Şizo-analizin görevi, ebeveynlerin bilinçaltında sadece engelleyici etken olarak hareket ettiğini, bir arzu flüksleri sisteminde, arzu mekanizmaları flüksü sisteminde iletim etkeni olarak hareket ettiğini, ve önemli olanın benim arzu mekanizmalarımla olan bilinçsiz ilişkim olduğunu bulmaktır. Nedir benim arzu mekanizmalarım ve bunlar üzerinden bu arzu mekanizmalarının büyük sosyal mekanizmalarla olan bilinçsiz ilişkisi, ki bunlarla... ve bu durumda, psikanalizi bizi yeniden territoryalleştirme teşebbüsünde tutmanın hiçbir mantığı yok. Leclaire’in son kitabındaki örneği alalım: artık yürümeyen bir şeyler var: “psikanalizin tarihindeki en temel iş, gönderge olarak ebeveynlerin odasından analitik hücreye geçmeye dayanan bir merkez değiştirme olmuştur, “bir zaman oldu Oedipe’e inandık, sonra cezbetme, baştan çıkarma gerçeğine, zaten fazla ileri gitmiyordu bu, çünkü bütün bilinçaltı evcilleştirilmişti, libidonun ana-baba-ben üzerindeki eziciliği: psikanalizin bütün gelişimi şu yönde oldu: düşün, fantezinin gerçek baştan çıkarmanın yerine, ve kastrasyonun Oedipe’in yerine geçmesi. Leclaire: “doğrusunu söylemek gerekirse, Oedipe konjonktürünün canlı özeğinin aile sahnesinden psikanaliz sahnesine geçmesi, aile kurumu düzeyinde nedenini psikanalitik olarak saptayabileceğimiz sosyolojik bir değişimle sıkı sıkıya ilişkilidir”, sayfa 30. Aile yıpranmıştır; bilinçaltı karşı çıkar ve kendisini üçgene katmak için çalışmaz artık, neyse ki analist var arayı kapatmak için.
Aile artık tam-güçlü bir gerçeğin korunmasını ve gizli tutulmasını sağlamaz. Hele şükür! deriz kendi kendimize, nihayet aileüstü bir gerçekle bir ilişki kurduk ha! Hayır! diyor Leclaire, zira ailenin yerini alan şey ve de koruyucu haline gelen şey, tam-güçlü gerçeğin açınlayıcı gizleyicisi olan şey analistin odasıdır.
Artık kendini ailende üçgenin bir parçası yapmıyorsun, oedipleştirmiyorsun, artık olmuyor, gelip divanın üstünde kendini üçgene sokuyorsun, oedipleştiriyorsun; ve aslında, diye ekliyor Leclaire: “Eğer psikanalitik divan gerçekle yüzleştirmenin gerçekleştiği yer haline gelmişse.” Gerçekle yüzleşme territoryalleştirme hareketinde (yeniden territoryalleştirme hareketinde), yersizyurtsuzlaştırma alanında gerçekleşmez, analistin divanı olan şu çürük yerde gerçekleşir. “Oedipçi sahnenin kabinenin dışına göndergesinin olmamasının, kastrasyonun analistin kabinesinin dışında bir göndergesinin olmamasının hiçbir önemi yok.” Bu, psikanalizin kapitalizm gibi, arzunun deşifre edilmiş flüksleri karşısında, deşifrenin ve yersizyurtsuzlaştırmanın şizofrenik olgusu karşısında, kendisi için küçük bir aksiyomatik dizge yaratmayı şeçtiği anlamına gelmektedir. Divan, bugünün Avrupa insanının en son yeri, onun küçük yeri.
Psikanalizin bu durumu, bütün referansları dışarda bırakan, ne olursa olsun dışarıyla bütün ilişkileri dışlayan aksiyomatik bir dizgeyi ortaya koyma eğilimindedir; ve arzunun gerçek yatırımlarını anlamaya gelince felaketi andıran bir iç hareketi gibi görünmektedir. Aileyi gönderge olarak aldığımız anda, barbat bir hale gelmişti (son yer, buna değecek olan ve kendini kendisiyle haklı çıkaracak olan divan). Daha başından anlaşılmıştı bu, isteğin ikili boyutla olan bağını kestiğimiz andan itibaren –isteğin libidinal ikili boyutu diyorum: ve bunun bir taraftan sembolik ya da yapısal herhangi bir boyutta fonksiyonel arzu mekanizmalarına indirgenemez olan arzu mekanizmalarıyla olan ilişkisi, ve şizo-analizin sorunuysa, bu arzu mekanizmalarının nasıl çalıştığını öğrenmek ve onların birilerinin bilinçaltında işlemeye başladığı düzeye ulaşmaktır, ki bu Oedipe’i, kastrasyonu, vs., havaya uçurmuş olmamızı gerektiriyor. Diğer taraftan, sosyo-politik-kozmik yatırımlarla, ki burada psikanalizin aklamalarının çok az da olsa seksüellikten uzaklaştırıldığını söylemeye gerek bile yok, zira ben diyorum ki arzu, temel cinsel formu altında, sadece cinsel yatırımlarında anlaşılabilir, ana-babaya değil de -ki bu ikincil bir şeydir- arzu mekanizmalarına dayandığı ölçüde anlaşılabilir sadece -çünkü libido arzu mekanizmalarının serbest enerjisidir- ve diğer taraftan bizim seksüel, homoseksüel ve heteroseksüel aşklarımız üzerinden anlaşılabilir.
Yatırım haline gelen şey, tarihsel bir sosyal alanın boyutlarının kupürleridir her zaman; ve elbette ki, baba ile anne bunun içinde bir rol oynuyor, bunlar arzu mekanizmalarının iletişim etkenleridirler, bir taraftan birbirleriyle ve diğer taraftan arzu mekanizmaları büyük arzu mekanizmalarıyla.
Şizo-analiz üç işlem yapmak demektir:
Yıkıcı bir iş:
Oedipçi ve kastrasyon yaratıcı yapıları havaya uçurmak; bilinçaltının kastrasyonun vs. olmadığı bir alanına varmak için; çünkü arzu mekanizmaları bunu bilmezler.
Olumlu bir iş:
Fonksiyonel olarak izleme ve analiz etme işi; yorum yapılacak bir şey yok. Bir mekanizmayı yorumlamayız, işleyişini ya da arızalarını kavramaya çalışırız, arızalarının nedenini: Oedipçi zincirdir bu, arzu mekanizmalarının içinde arızalar çıkaran divanın psikanalitik zinciri.
Üçüncü görev:
Arzu mekanizmaları sadece sosyal mekanizma yatırımları yaptıkları sürece çalışırlar. Peki bu libidinal yatırım tipleri nelerdir? ön-bilinçli çıkar yatırımlarından farklı olan, şu cinsel yatırımlar –sevdiğimiz bütün varlıklar üzerinden, bütün aşklarımız bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme kompleksidir; sevdiğimiz şey melez bir şeydir daima, bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme hareketidir; divanın zayıf ve isterik territoryalitesi değildir bu; ve sevdiğimiz her varlık üzerinden yatırım yaptığımız şey sosyal bir alandır, o sosyal alanın boyutlarıdır ve ebeveynlerse sosyal alanda iletim etkenleridirler.
-Jackson’un mektubuna bakın; oğluna, aylaklığı bırak da da iyi bir evlilik yap, para kazan, diyen zenci klasik bir anne. Buradaki klasik anne, anne olarak ve oedipçi arzunun nesnesi olarak mı hareket ediyor yoksa sosyal alanın belli bir tip libidinal yatırımını aktardığı kadarıyla mı hareket ediyor? Yani iyi bir evlilik yapan tip, kendisiyle aşk yaptığı şey, buradaki, deyimin en dar anlamında, bilinçsiz olarak karısı üzerinden gerçekleşir; ekonomik, politik ve sosyal bir takım süreçlerle birlikte, ki aşk daima libidonun kendisi aracılığıyla sevilen kişiden başka bir şeye ulaştığı şey olmuştur; yani, sosyo-tarihsel alanın bütün olarak bölgelere ayrılması; ve finalde bizler daima tarih isimleriyle aşk yaparız.
Bir başka anne (Jackson’un annesi) –“tüfeğini al” diyen anne, bu ikisinin belli bir sosyo-tarihsel yatırım türünde iletim etkeni olarak davranmaları, birinden diğerine bu yatırım kutbunun hayli değişmesi kendiliğinden olur; ve bir ihtimal olarak bunların faşist bir sınırda olan gerici yatırımlar olduğunu, bir diğer ihtimal olarak, bunun libidinal devrimci bir yatırım olduğunu söyleyebilirdik. Bizim aşklarımız, yine ailevi yapıda olmayan fakat tarihsel-politik yapıda olan bu yatırımların kanalları ve yolları gibidirler; ve şizo-analizin finaldeki sorunu sadece arzu mekanizmalarının pozitif olarak incelenmesi değil, arzu mekanizmalarının sosyal mekanizmaların yatırımlarını gerçekleştirme şeklinin pozitif olarak incelenmesidir, ister devrimci türden libido yatırımları yaratarak olsun, ister gerici türden libidinal yatırımlar yaratarak. Şizo-analizin alanı bu anda politika alanından ayrılır, şu anlamda ki, ön-bilinçli politik yatırımlar, kimi inceleme biçimleriyle belirlenebilir olan fakat diğer yatırım türü hakkında, yani tam olarak libidinal olan yatırımlar hakkında –ya da arzu yatırımları hakkında- bizlere henüz bir şey söyleyemeyen sınıf çıkarı yatırımlarıdırlar. Öyle ki ön-bilinçli devrimci türden bir yatırımın yerini faşist türden libidinal bir yatırım alabilir; delirin bir kutbundan delirin diğer kutbuna olan yer değiştirmelerin nasıl gerçekleştiğini, bir delirin temel olarak nasıl iki kutbu olduğunu açıklayan şey budur –Artaud’nun çok güzel bir şekilde söylediği şey: “herşeyin gizi “anarşist Heliogabaldir”, çünkü bunlar iki kutupturlar –bu bir çelişki değildir sadece, temel insanlık çelişkisidir bu, yani faşist türden bilinçsiz yatırım kutbu ve devrimci türden bilinçsiz yatırım. Bir delirde beni büyüleyen şey, ana-babanın radikal yokluğudur, iletim etkenleri olmaları dışında, bir role sahip oldukları engelleme etkenleri olmaları dışında, fakat buna karşılık şizo-analizin görevi bir delirde faşist yatırımın ve devrimci yatırımın bilinçsiz yönlerini bulup çıkarmaktır, falan noktada kayıp gider bu, ve falan noktada salınır, kararsız kalır, libidonun esas alanıyla ilgilidir bu.
Çok gerici, çok folklorik bir territoryalitede devrimci bir tohum ortaya çıkabilir (bunu hiç bilemeyiz), şizofrenik bir şeyler, delilik gibi bir şeyler, bir deterritoryalleştirme: Bask sorunu: faşizme çok şey verdi onlar, başka şartlarda olsa bu aynı azınlıklar ortaya çıkarılabilir, bu tesadüfen olur demiyorum, devrimci bir rol oynayabilir bu azınlıklar. Son derece karmaşık, anlaşılmaz bir şeydir bu: politk analiz düzeyinde öyle değildir, bilinçaltının analizi düzeyinde öyledir: nasıl oluyor bu [comment ça tourne]. (Mannoni: mahkemenin Schreber ile ilgili kararı konusunda antipsikiyatri –tamamiyle faşist bir delir). Eğer antipsikiyatrinin bir anlamı varsa, eğer şizo-analizin bir anlamı varsa, bilinçaltının analizi düzeyindendir bu, deliri her zaman mevcut bulunan kutbundan, belli bir tür libidinal yatırım içeren faşist gerici kutbundan diğer kutba doğru fırlatmak, devrimci kutba doğru, ağıt ve yavaş olsa da.
Richard: Neden sadece iki kutup?

Deleuze: Bir çok kutup yaratabiliriz, ama temel olarak tabii ki iki büyük yatırım türü vardır, iki kutup vardır. Libidinal yatırımların referansı ana-babadır, bunlar territoryaliteler ve deterritoryalleştirmelerdir, bilinçaltında bulmamız gereken şey budur, özellikle de bilinçaltındaki aşklar düzeyinde.

Doğallık düşü: arı ırkın düşü, sarkaç hareketi, ve diğer taraftan devrimci deterritoryalleştirme düşü.

Analistin divanında neler olup bittiğini sorarsanız, yine flükslerdir, anlaştık o halde, fakat burada ortaya koyduğum sorun şu olurdu: kapının altından geçen flüks türleri var, psikanalistlerin libidonun akışkanlığı dedikleri şey, kendisinin psikanalizin koduna yakalanmasına izin vermeyen çok sapkın bir libido, o halde evet, burada deterritoryalleştirme var, fakat psikanalist şöyle diyor: kontr-endikasyon.
Lacan açısından psikanalizde benim canımı sıkan şey kastrasyon inancıdır. Aile bir iletim sistemidir, bir nesilden diğerine sosyal yatırımlardır, fakat ben bunun sosyal yatırımlar için zorunlu bir öğe olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü her şekilde, kendi başlarına büyük sosyal mekanizmaların libidinal sosyal yatırımlarını oluşturan arzu mekanizmaları vardır. Eğer deli kendi arzu mekanizmalarıyla yetinen ve sosyal yatırımlara girişmeyen kişidir derseniz, ben size uymam: her delilikte, tarihsel, politik ve sosyal alanın özgün bir türde yoğun bir yatırımını görüyorum ben, hatta donuklaştırılmış kişilerde bile. Çocuk için olduğu kadar yetişkin için de aynı derecede geçerlidir bu, daha küçük çocukluktan itibarendir ki arzu mekanizmaları sosyal alana girerler. Kendi içinde, bütün territoryaliteler deterritoryalleştirme hareketine oranla birbirlerine eşdeğerdirler, ama territoryalitelerin, tiplerinin ve fonksiyonlarının bir tür şizo-analizi vardır, ve fonksiyondan ben şunu anlıyorum: eğer arzu mekanizmaları büyük deterritoryalleştirmenin tarafında iseler, yani territoryalitelerin ötesinde isteğin yolunda iseler, eğer istemek kendini territoryallikten arındırmaksa, diyebiliriz ki her territoryalite tipinin şu veya bu türden bir mekanizmal göstergeyi kaldırma yeteneği vardır: mekanizmal gösterge bir territoryalitede o territoryalitenin bir deterritoryalleştirme yönünde gitmesini sağlama yeteneği olan şeydir. O zaman düş örneğini alıyorum, mekanizmaların rolünü açıklamaya çalışmam açısından çok önemlidir bu, psikanalizin bakış açısından farklıdır: bir uçak geçtiğinde ya da bir dikiş makinası –düş bir tür küçük hayali territoryalitedir, uyku ya da kabus deterritoryalleştirmedirler- deterritoryalleştirmelerin ve yeniden territoryalleştirmelerin sadece birbirlerine göre varolduklarını söyleyebiliriz, fakat siz, şu veya bu territoryalite üzerindeki göstergelerden muhtemel bir deterritoryalleştirme gücünü tahmin edebilirsiniz, yani o gücün desteklediği kaçan flüksleri –kaçmak ve kaçarken de kaçırmak, başkalarını değil de sistemden bir şeyleri, bir parça.
Bir territoryalitedeki mekanizmal gösterge, o territoryalitede flükslerin kaçmasını sağlarken o territoryaliteden kaçma gücünü ölçen şeydir, bu açıdan bütün territoryaliteler eşdeğer değildirler. Yapay territoryaliteler vardır, ne denli kaçarsa ve kaçarken ne denli kaçırabilirse o denli territoryallikten sıyrılır bu.
Aşklarımız, bize oranla bizleri deterritoryalleştiren ya da yeniden terriyoryalleştiren bir territoryalite üzerine kuruludurlar daima. Bu açıdan, yanlış anlaşılmalar var, ve şizo-analizin sorununu teşkil eden bütün bir yatırım oyunu: gönderge olarak aileyi almak yerine, deterritoryalleştirme ve yeniden territoryalleştirme hareketleri gönderge olarak alınıyor.

Zehren: Demek istediğim, kod ifadesini ilkel denen topluluklar için kullandın sen, oysa ki ben bunları kod terimleriyle düşünmenin mümkün olmadığını düşünüyorum, çünkü önemli bir hedef var, değiş-tokuş gerektiriyor bu, çünkü değiş-tokuş edilmesi zorunlu olan bir borç var. Onların toplumundan bizim topluma geçen şey borcun kaybolmasıdır, o yüzden şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu ve kapitalizmin de ilkel toplulukların negatifi olduğunu söylediğinde sen, çok iyi görülüyor ki kaybolan şey kastrasyondur. Bu temel hedefle, kapitalizmin kastrasyonun üstünü çizerek yaptığı şeye geliyorsun. Kapitalizmde dışarda kalan şey başlangıçtaki bu hedeftir, ve Marx’ın yapmaya çalıştığı şey, borç kavramını yeniden içine sokmaktır. Bana gerici bir yatırım kutbu ve devrimci bir kutup önerdiğinde, ben diyorum ki, “devrimci” ve “gerici” kavramlarını, senin demek istediğin şeyi kabul etmeye izin vermeyen bir alanda ortaya konulmuş oldukları gibi alıyorsun sen zaten.
Kupürü kullanıyorsun, Oedipe’in ve kastrasyonun geride kaldığını kabul etmek istiyorum elbette, ama kapitalizm ...